Pazartesi

Kalpsiz bir dünyada kalp aramak..

(agos, 8 kasım 20013)

 1915 öncesinde ve sonrasında toplam 200 bin Ermeni’nin zorla Müslümanlaştırıldığı ya da Müslümanlaşmak gereği duyduğu tahmin ediliyor. Hemen kısaca tarif edecek olursak, bu Müslümanlaştırma ya da Müslümanlaşma kavramı, anne-babaları öldürülüp el konan çocukların Müslüman ailelere dağıtılmasını, bu çocuklara bölge beyleri ya da ağaları tarafından el konmasını, bu çocukların devlet gözetimindeki yetimhanelerde  asimile edilmelerini, “sahipsiz” olarak görülen kadın ve kızlara yine bey ya da ağalarca el konmasını, kimi bölgelerde Ermenilerin gruplar halinde canlarını kurtarmak için toplu halde İslam dinine geçmelerini (ki bunların tümü kabul görmemiştir, buraya geleceğiz) kimi bölgelerde yine bireysel olarak kimi Ermenilerin canlarını, mallarını kurtarmak ya da topraklarından kopmamak için kendi talepleriyle İslam dinine geçmelerini kapsıyor. Tam da bu nedenle aslında en azından yazarken Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler demek, daha doğru.
Evet ne diyorduk, 1915 öncesi, sırası ve sonrasında toplam 200 bin Ermeni’nin Müslümanlaştırıldığı tahmin ediliyor. Konuyla ilgilenen uzmanlar daha iyimser bir tahmin yapıp bunu 100 bin olarak hesapladıklarında bile şöyle bir manzara ile karşılaşıyorlar: Günümüzde birkaç milyon kişinin ailesinde (anneanne, babaanne, büyük hala, büyük dayı, kayınvalide vs) Müslümanlaşmış Ermeni bulunmakta. Bu, çarpıcı ve çok önemli bir rakam. Ki bunu aslında hepimiz bir miktar tahmin ediyorduk.
Evet bu ülkede böyle konular aslında bir yandan da, bilinir. Ve bir sır gibi, fısıltıyla konuşulur. Hrant Dink Vakfı’nın Boğaziçi Üniversitesi ve Malatya Hay-Der ile birlikte düzenlediği Müslümanlaş(tırıl)mış Ermeniler Konferansı 3 gün boyunca işte bu fısıltıyla konuşulan, çoğu zaman konuşulmayan, çocuklardan, bilhassa da torunlardan saklanan bu büyük “sır”rı konu etti. Yurtiçinden, yurtdışından, Ermenistan’dan gelen uzmanlar 3 gün boyunca bulguları, tanıklıkları, iğne ile kuyu kazar gibi elde ettikleri bilgileri dinleyicilerle paylaştılar. Ayrıntıları bizim gazetede okuyacaksınız zaten. Belki burada bu konunun neden “fısıltı” ile konuşulduğunu, resmi/milliyetçi görüşün konuya nasıl baktığını ve en önemlisi toplumun, yani “çoğunluğun” bununla nasıl yaşadığını konu edinebiliriz.
Toplantı boyunca bunun neden bir sır olarak görüldüğü ve neden fısıltı ile konuşulduğu üzerinde de duruldu elbette. Çeşitli açıklamalar getirildi. Elbette ki tek bir açıklama yok. Her şeyden önce, soykırımdan kurtulmuş bir nesilden bahsediyoruz. Kimi zaman çocukken kimi  zaman bir genç kızken Müslümanlaştırılan, bir aileye gelin ya da evlatlık olarak giden birisi, hayatının kalan kısmını nasıl yaşayabilir? Bunu anlamak ebette mümkün değil. Ve hayatının geri kalan kısmında “çoğunluğun” Ermenilere hala düşmanca davrandığını, muhafazakarı-Kemalistiyle resmi görüşün bu konunun üzerini örttüğünü, hatta Ermenileri suçlu çıkardığını gördüğünde, bunu nasıl yaşayabilir? Ve İslamı seçmesine rağmen devletin aslında nüfus kayıtlarında kendisini ve soyunu Ermeni ya da dönme olarak gördüğünü bildiğinde, bu sırrın asıl devlet tarafından da –muhtemelen ileride aleyhinde kullanılmak amacıyla- korunduğunu/saklandığını  bildiğinde, çocuklarının sokakta oynarken “gavur” “dönme” diye dışlandığını bildiğinde, kendisi de o  yertsizlik yurtsuzluk hissinden kurtulamadığında, bunu nasıl yaşayabilir? Bunu anlamamız, tahmin etmemiz mümkün mü? Değil.
Ancak şunu tahmin etmemiz, daha doğrusu görmemiz mümkün. Devletin; dönem dönem sahibi değişse de bu konudaki tavrı hiç değişmeyen merkezi otoritenin, resmi görüşün nasıl davrandığını herhalde artık görebiliriz. Yapılan çalışmalar, 1915’te İttihat Terakki rejiminin Ermeniler’in yaşadığı bölgelerde yüzde 5 (ya da kimi zaman yüzde 10) oranında kalmasını hedeflediğini gösteriyor. Bu oranı tutturmak için dönem dönem Müslümanlaşma taleplerine nasıl izin verildiğini, ya da aynı nedenle kimi zaman da bu taleplerin nasıl geri çevrildiğini ve İslam dinine geçmek isteyen Ermenilerin sürüldüğünü görebiliriz. (Taner Akçam’ın bu konudaki sunuşu, önemliydi) El konan çocukları alan ailelerin, aynı zamanda çocuğun öldürülen anne-babasının mirasını, yani malını mülkünü de devraldığını görebiliriz. Sadece İttihat Terakki döneminde değil Cumhuriyet döneminde de devletin bu meseleyi bürokratik açıdan çok yakından takip ettiğini, soyları ve kodları titizlikle tuttuğunu görebiliriz. Tekil, bölgesel hikayelerin, 1915’te ya da öncesinde nasıl bir gaddarlık yaşandığını ortaya koyduğunu görüp, üstelik toplumun, yerel halkın da bu katliamları bildiği, büyüklerinden duyduğu halde nasıl da sustuğunu, devletin bu konudaki resmi görüşünü onaylayıp, nasıl da fısıltıyla konuştuğunu görüp, dehşete kapılabiliriz. Bütün bu haltları yiyen bu devletin, resmi görüşün sözcülerinin, utanmadan bir de  kalkıp “bu ülkede kripto Ermeniler” var diyerek, sanki Ermeniler İslam dinine casusluk yapmak için geçmişler gibi bir hava yaratmalarını görüp, bu cüret karşısında dehşete kapılabiliriz. Yani kapılabilirdik. “Bilirdik” diyorum çünkü konferansı yine sadece  bildiğimiz basın organları izledi. Büyük medyanın, muhafazakar medyanın, hatta ve hatta kimi sol olma iddiasındaki gazetelerin, medyanın bile bu konferansa ilgisi, sınırlıydı. Üzücü, diyorum kibarca..

Fakat yine de bu durum niye sır olarak saklandı, niye fısıltı ile konuşuldu sorularına tam bir yanıt bulamadık. Fethiye Çetin’in konferansın açılışında ettiği sözler, açıkçası önemliydi bu açıdan. “Utanç” kavramına dikkat çekti Çetin. Anneanneler, babaanneler bunu niye çocuklarına, torunlarına anlatmadılar? Niçin yıllar, yıllar boyunca suskun kaldılar? “Bu” dedi Çetin, “bütün bu olup bitenlere seyirci kalanlar kadar, onlardan da fazla, bu muameleye maruz kalanlar için de utanç vericiydi..” Anlamamız, anlamanın yakınından bile geçmemiz mümkün değil.Ancak tahmin etmeye gayret edebiliriz.. Böyle bir muameleye maruz kalan insanların utanması, gayet anlaşılır değil mi? Hele ki karşılarında koca ve sağır bir duvar varsa.
O ruh halini anlayabilmek mümkün olmasa da konferans boyunca bu insanların kalbinden neler geçtiğini tahmin etmeye çalıyor insan işte. O üç gün boyunca kafamda “Kalpsiz bir dünyanın kalbi” kalıbı dolandı durdu, bir yandan da. Bilindiği gibi Marx, din için o meşhur “halkların afyonudur” lafıın etmeden hemen önce şunu diyordu. “Din, kalpsiz bir dünyanın kalbidir..” Onlar da kalpsiz bir dünyada kalp aradılar belki de. Ama belli ki, bulamadılar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder