Cuma

Hiçbir şey olmamış gibi mi yapalım?

(19 temmuz 2013, agos)

Evet elbette. Bütün bu eylemler boyunca 5 kişi öldürülmüşken, onlarca (tam olarak 103) kişi kafa travması geçirmişken, yüzlerce kişi başından, gözünden yaralanmışken, kolu bacağı kırılmışken, binlerce kişi biber gazına maruz kalmışken, polisin aşırı şiddet uyguladığı ortada iken, olur tabii, niye olmasın, hiçbir şey olmamış gibi yapalım, tam ortada bir yerde durmaya çalışalım.
Neden olmasın? Polis bütün bu olanlardan sonra hala Taksim civarında gösteriye izin vermezken, her gösteriye orantısızca müdahale ederken, sokak aralarına, işyerlerine, kapalı mekanlara tazyikli su, gaz sıkarken, bölgeyi terörize ederken, buna mukabil müdahale etmediğinde vaka yaşanmadığı ortada iken, olur, hiçbir şey olmamış gibi yapalım, polisi anlamaya çalışalım.
Evet elbette, gözaltına alınan kadınlar sözlü ve fiili tacize uğrarken, çıplak aranırken, cinsel taciz, tecavüz tehdidi ve aşağılama hala ve hala muhalif kesimlere karşı siyasi bir silah gibi kullanılıyorken, devletin bu konudaki tavrı hiç değişmemişken  yüzlerce insan sırf gözdağı olsun diye gözaltına alınırken, bütün bunlar normalmiş gibi yapalım.
Olur tabii, Hükümet’in tüm hukuksuzluklarına karşı çıkan, parkı inşaat “lobi”sinin elinden kurtaran Taksim Dayanışması’nın durduk yere gözaltına alınmasını normal bulalım, itibarsızlaştırılmasını anlayışla karşılayalım, bir gözdağı vasfı  taşıdığı ayan beyan ortada olan bu operasyonu mesele etmeyelim, dayanışma üyeleri gözaltındayken evlere kapıların kırılarak girilmesini, aranmasını, dergilere el konmasını hiç sorun etmeyelim, bu arama kararlarının daha sonra mahkeme tarafından iptal edilmesini de sorun etmeyelim, bütün bu hikayedeki  faşizan uygulamaları, polis devletini görmezden gelelim, hiçbir şey olmamış gibi yapalım, ortada bir yerde duralım, olaylara kuşbakışı bakalım, büyük resmi görelim.
Haftalardır sık sık toplu operasyonlarla güne başlamayı da normal sayalım, her şafak operasyonunda onlarca insanın gözaltına alınmasını anlamaya çalışalım, daha geçtiğimiz salı sabahı öğrencilere yönelik operasyonda 100 adresin basılmasını onlarca öğrencinin gözaltına alınmasını yadırgamayalım, devletin hakkıdır diyelim, bütün bu operasyonlar sonrasında kimin hangi suçlamayla tutuklandığını bilemeyelim, toplam kaç kişinin gözaltına alındığını, kaç kişinin tutuklandığını da bilemeyelim, başlatılan bu devasa cadı avı  yokmuş gibi yapalım.
Evet tabii, nasıl isterseniz, palalı, eli sopalı, silahlı grupların ortalığa dökülmesini normal karşılayalım, bu grupların polis tarafından teşvik edilip edilmediğini sorgulamayalım, gözaltına alınan palalıların sopalıların serbest bırakılmasını normal karşılayalım, evet çünkü bu ülkede asıl normal olan budur diyelim, o kadar gösteri yaparsan bunlar olur diyelim, ters giden bir şey yokmuş gibi yapalım.
Başbakan Erdoğan’ın ve bazı AKP’lilerin bu kitleyi sokağa  dökmek için haftalardır yalan söylediğini, toplumu kışkırttığını da bilmiyormuş gibi yapalım, bunu hiç gündeme getirmeyelim, evet elbette, bunlar da olabilirmiş gibi yapalım.
Tabii, neden olamasın AKP yanlısı basının kışkırtıcı rolünü hiç mesele etmeyelim. Bunu da normal karşılayalım, olur elbette böyle şeyler, adamlar zor durumda canım, kendilerini korumaya çalışıyorlar diyelim, sokağa çıkan herkesi hedef göstermelerinde, insanları kışkırtmalarında garipsenecek bir şey yok, asıl eylemciler ne yapıyor ona bakalım diyelim. Değil mi?
Hiç mesele değil, bu hikayede de Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin hedef gösterilmesini pas geçelim, ülkenin normali budur diyelim, olacak bunlar diyelim, Ermenileri hedef gösteren bir sporcunun Akdeniz Oyunlar açılış töreninde kafile bayrağı taşımasını normal bulalım, Hükümet’te gayet önemli bir şahsın “Yahudi Diasporası”nı hedef göstermesini de anlayışla karşılayalım. Ne yapsın canım adamlar, diyelim.
Evet doğru şu kadar insan öldürülmüş, çoğunda devlet ve polis rol oynamış ama tutuklu kimse yok, görüntüler ortadan kayboluyor, bu tabloyu da normal karşılayalım, bunda bir acayiplik görmeyelim. Tam tersine göstericilerin niyetlerini sorgulayalım.

Cumartesi

“Kutsal” AKP devleti

(12 temmuz 2013, agos)


Kapalı kapılar ardında neler konuşulduğunu elbette bilmiyoruz ama eldeki tüm ipuçları bize şunu gösteriyor. AKP,  ya da daha çok Erdoğan ve çevresi bu Gezi Parkı Direnişi’ni tamamen değilse de büyük  ölçüde Hükümet’e karşı bir darbe girişimi olarak görmekteler.  Şunu kestirebiliyoruz, AKP içinde bunun böyle olmadığını söyleyen çevreler muhtemelen vardır. Ancak Erdoğan ve çevresinde biriken kliğin anlayış ve eyleyiş tarzı “masum çevreci gençler”i ayırıp geri kalan herkesi darbeci/isyancı/dış güçlerin maşası olarak görmek şeklinde. Burada belki durup şu ihtimali de hesaba katmak gerekebilirdi. Efendim aslında ne olduğunu gayet iyi biliyorlar ancak bunu bir darbeci kalkışma olarak sunmak işlerine geliyor da olabilir. Evet bu da bir ihtimal ve hala da geçerli ancak son iki haftada olup bitenlere baktığımda maalesef ve gerçekten kendi  çizdikleri tabloya inanmaya başladıklarını düşünmeye başladım.
Böyle bir algı Ergenekon ve 27 Nisan muhtıraları ile, kapatma davası sonrasında oluşmuştu zaten. Bu hiç de yeni değil. Bu dönemde ulusalcı olarak görebileceğimiz  kesimlerin her fırsatta türlü oyunlara kalkışması AKP’nin dikkatle baktığı ve bir kenara yazdığı gelişmelerdi, bunu tahmin etmek hiç de zor değil ve büyük ölçüde haklıydı burada AKP. Ancak daha önce de yazdığım gibi: hayat devam etti ve nehir bizi artık başka bir yere getirdi. Getirdi getirmesine ama bütün bu süreç içinde AKP devlete, yargıya, bürokrasiye, orduya, istihbarata, polise, iş dünyasına, medyaya hakim oldu. Bunları büyük ölçüde şunun için yapmaktaydı: bir daha darbe girişime, ayak oyunlarına maruz kalmamak ve sürdürülebilir bir ekonomik kalkınma (bunu çevre ve kentsel dokuyu tahrip edici olarak okuyun) modeli ile uzun, çok uzun, oy destekli bir AKP iktidarı yaratmak. Bu çapta bir totaliterleşme ve toplumu nefessiz bırakma operasyonunun gayet meşru olduğunu düşünüyorlardı dolayısıyla. Ancak sonuç devlet ve partinin içiçe geçmesi ve üzerine bir de “kutsallık” halesi gelmesi oldu. İki anlamda da: hem taraftarları açısından “dindar”, türlü belalar savuşturmuş, dolayısıyla kutsal bir devlet ve hükümet vardı artık; hem de dindar olmayan ama dışarıdan destek veren kimi kesimlerce “dokunulmaz”, “arada sırada hata yapsa da daha iyisi bulunamayacak, dolayısıyla eleştirilemeyecek” bir hükümet ve devlet.
Gezi  Parkı direnişine bu havada geldik. Ve direnişin yapısı gereği çok fazla sayıda çevreyi, dinamiği, kesimi biraraya getirmesi, AKP için alarm sensorlerinin çalışmasını getirdi. “Ulusalcılar” vardı! Acaba her şey bir 27 Mayıs 1960 senaryosuna uygun biçimde mi cereyan edecekti?  Gösterilerle Hükümet’in meşruiyeti sorgulanır hale gelecek, sonra da gelsin darbe vs. Böyle mi olacaktı? Bu düşünce biçimini ilk  başta Erdoğan mı izledi yoksa AKP içinde bir klik (Astılar, Zehirlediler, Yedirmeyiz diyen bir heyet mesela)  meselenin böyle görülmesini mi sağladı, bilmek zor. Ancak Gezi Parkı direnişinin bu hale gelmesinde kendi kabahatine, koplumsal dinamiklere zerre kadar dönüp bakmayan ve buradan bir darbe girişimi çıkarmaya çalışan “akıl” anlaşılıyor ki sonunda galip geldi. Böylece kutsal AKP devleti, biraz daha kutsal hale geldi.
Tam bu esnada işte bu “akıl”ın neredeyse arayıp da bulamadığı bir gelişme daha oldu: Mısır’da darbe. Üstelik tam da çok büyük meydan gösterileri sonrasında.  Ve  üstelik ABD ve Batı’nın göz yummasıyla. Bu meselenin detaylarına girmeyeceğiz, yazının konusu değil, ancak bütün bu olup bitenlerin AKP’ye yeni bir alan açtığını ve Hükümet’e biraz daha “kutsallık” kattığını tahmin etmek zor değil.  AKP içindeki bu akıl, Mursi’nin sokak gösterileri sonrasında bir darbe ile devrildiğini muhtemelen hem kullanmaya karar verdi ve –yine muhtemelen- bu “gösteriler” yolunu  artık net biçimde tehdit olarak gördü. Son bir haftadır Taksim Dayanışması’nın ve göstericilerin maruz kaldığı  devlet şiddetini, gözaltıları ve bu şiddetin AKP ve çevresince meşrulaştırılmasını herhalde böyle anlamalıyız.

Gezi direnişinin “diğerleri”

(5 temmuz 2013, agos)

Gezi Parkı direnişi ile ilgili bilhassa AKP çevrelerinden gelen analizler çığrından çıkarak devam etmekte. Bu direnişte bir tehdit hisseden AKP ve medyası artık iyice pespayeleşen bir dil ve teorilerle eylemlere katılanları itibarsızlaştırmaya çalışıyor.  Bir yandan da bu eylemcileri ne ile suçlayacaklarını şaşırmış vaziyetteler. Geçen hafta Başbakan Erdoğan’ın eylemcileri Türkiye’yi işgale kalkan düşmanlar gibi sunduğuna dikkat çekmiştim. Bunlara baştan beri  AKP’li yöneticilerin ve Hükümet’e yakın çevrelerin “darbe yapmaya kalktılar”, “çözüm sürecini akamete uğratmak istediler” “dış güçlerin oyununa geldiler” analizleri de eşlik etmekteydi. Son olarak Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay –sonradan ne kadar gizlemeye çalışsa da- bu olayların içinde “Yahudi Diasporası”nın olduğunu  söyledi. Bu cephede durum artık zincirinden boşanmış vaziyette. Ve toplum içindeki nefreti körüklediği de ortada.
Bir alt viteste ise eylemlere “ana akım”da şöyle bakıldığına tanık olduk, oluyoruz. Bir, eylemi başlatan çevreci genç masum gruplar var. Bir de diğerleri. Yani kötüler. Bu diğerleri  darbeci oldular, ulusalcı oldular, çözüm süreci karşıtı oldular, marjinal gruplar oldular, sekter sol gruplar oldular, lumpenler oldular, şiddet yanlısı oldular. Bir sürü şey oldular. Ama hep “diğerleri” oldular. Sık sık şöyle analizler duyduk: tamam samimi çevreciler var onlara lafımız yok, bir de şu diğerleri...
Bu bahsettiğim analiz çeşidinin Gezi Parkı’na bir kez bile gitmemiş, eylemlerin yakınından dahi geçmemiş siyasetçilerden, köşe yazarlarından, analistlerden, stratejik düşünce kuruluşları temsilcilerinden geldiğini biliyoruz. Fakat bu “diğerleri”, orada ne olup bittiğinden bihaber ya da tam da ne olduğunu bildiği için özellikle böyle sunan çevreler tarafından öyle çok zikredildi ki artık meseleye bakışta da otomatik bir ikilik oluştu.  Galiba şöyle oldu: Hükümet çıtayı öyle bir yere koydu ki, “masumlar” dışında kalan herkes “vandal” ve daha önemlisi neden sokağa çıktığı, neden öfkeyle dolduğu üzerine kafa yorulmaya değmez güruhlar olarak görüldü. Ve bahisler de bir kez “darbe”den açılınca  meseleyi hakkaniyetle anlamaya çalışanlardan bazıları da bu kesimleri görmez oldu. Ve gitgide “masum gruplar”ın dışında kalan herkes de bu “şiddet yanlıları” torbasına tıkıştırılmaya, onlarla aynı  başlık altında görülmeye başlandı. Basit ve kolaycı bir “diğerleri” grubu oluşturuldu.  Fakat şu var: bu diğerleri tek, heterojen bir grup değil. Ve en önemlisi “diğerleri”nin neden sokağa çıktığı önemsiz, çöpe atılacak, derhal kriminalize edilecek bir konu değil.
İlk bakışta kimilerine yadırgatıcı gelebilir ama asıl diyeceğim şu: memlekette ne olup bittiğiyle ilgileniyor, anlamaya çalışıyorsak polise karşı saatlerce barikatlarda direnenlerin de kim olduğuna bakmalıyız. Heterojen değiller demiştik:  mesela, kendi  başlarına; darbe, çözüm karşıtlığı gibi dertleri olmadan, İstanbul’un çevre semtlerinden –evet, varoşlardan- kalkıp Taksim’e gelenleri neyin harekete geçirdiğine bakmalıyız. Evet mesela, Gazi Mahallesi’nden yola çıkıp gaz bombaları, müdahaleler arasından 10 saat yürüyerek Şişli’ye gelenleri neyin yürüttüğüne bakmalıyız. Ankara’da günler boyunca ne olup bittiğine bakmalıyız. Mersin’de, Eskişehir’de, Adana’da, Rize’de insanları neyin sokağa çıkardığına bakmalıyız. Siyasetçiler çeşitli  hesaplarla, kaygılarla bu grupları görmezden gelebilir, onları suçlayabilir, yaftalayabilir, tümü için darbeci, şucu bucu deyip işin içinden çıkabilir –son olarak BDP listesinden Meclis’e giren Altan Tan da katıldığı bir programda “evet çevreciler vardı ama kalan kesim çözüm sürecini hedef almıştı” deyiverdi- ama böylesine toplumsal dinamikler ihmale, kolaycılığa, olduğundan başka bir biçimde sunulmaya gelmez.

Cuma

Barış nasıl bozulur?

(28 haziran 2013, agos)

Başbakan Erdoğan ve AKP çevrelerinin yanısıra siyasal Kürt hareketinden kimi isimlerin de “Gezi parkı barış sürecini bozabilir” yorumları yaptığına tanık olduk geçtiğimiz hafta boyunca. AKP çevrelerini anlamak mümkün. Eylemlerin yapılış gerekçesine kimi sol-liberal çevrelerin de destek vermesinin önünü belki de böyle kesmek istiyorlar. Siyasal Kürt hareketinden bazı isimlerin (ki bunu tüm harekete teşmil etmek haksızlık olur, BDP ve sözcüleri pek de böyle düşünmüyor) neden böyle düşündüğünü anlamak da mümkün. Ama biraz aşırı şüphecilik gibi geliyor. Neyse. Madem böyle bir durum var, sadece PKK ile yürütülen barış sürecini değil, memleketteki genel durumu negatif yönde kim bozabilir, buna biraz yakından bakayım dedim. İster istemez aklıma ilk olarak Başbakan Erdoğan’ın bir aydır kulaklarımızdan silinmeyen o bağıran/hedef gösteren/kalabalıkları kışkırtan/had bildiren sesi geldi. Bilhassa “Milli İradeye Saygı” başlığı altında düzenlediği mitinglerde ve Meclis’teki grup toplantılarında yaptığı konuşmalarda,  Gezi Parkı protestocularını alenen Türkiye’yi işgale kalkmış düşmanlarla bir tuttu. Burada geçen hafta da bahsettiğim “Batı/yabancı düşmanı” zihniyetin izlerini görmemek mümkün değil.  Erdoğan bununla da kalmadı, Alevilerin’in eylemlere katıldığına dikkat çekti, bir nevi onları uyardı, Kürtlerin katılmadığını vurguladı, bir anlamda kutladı,  yani bir nevi etnik/mezhepsel sicil amirliği yaptı. Ki bunun ne kadar tehlikeli bir dil ve bakış açısı olduğunu söylememe herhalde gerek yok. En iyisi kendi sözlerinden okumak. Tatsız olacak biliyorum ama nasıl bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzun bilinmesi açısından gerekli.
“Dün Samsun'daydık. Bugün Erzurum'dayız. Bunun bir anlamı var. Buradan da Sivas'a gidebiliriz. Bundan yaklaşık 100 yıl önce, Erzurum düşman tarafından işgal edildiğinde, adeta İstanbul veya İzmir işgal edilmiş gibi tüm Türkiye gözyaşlarına boğulmuştu. O kara günlerde sadece Türkiye değil, sadece bu aziz millet değil tüm dünya Müslümanları gözyaşları dökmüş, dünyanın her köşesinde Müslümanlar ellerini semaya kaldırıp dualar etmişti.(...) İnanın bugün de aynı şekilde tüm dünya Müslümanlarının elleri semaya kalktı.”
“Gösterilere katılanlar en başından beri, Mustafa Kemal'in askerleriyiz diyor. Şimdi orada duracaksın, Kurtuluş Savaşı'nın kahramanlarına, yiğitlerine, şehitlerine, gazilerine biz bu hakareti ettirmeyiz.  Kurtuluş Savaşı'nın askerleri camiye ayakkabıyla girip içki içmiyordu. Bilakis, camiye ayakkabıyla girip içki içenleri denize döküyordu. Şimdi bunların hepsinin görüntülerini tek tek çıkarıyoruz, hesabını soracağız. Eğer biz o şehitlerin, o gazilerin torunuysak, bunun hesabını soracağız. Kurtuluş Savaşı'nın kahraman yiğitleri başörtülüye el uzatmıyor, tam tersine başörtüsüne uzanan elleri kırıyordu.(...) Kurtuluş Savaşı'nın askerleri kendi halkına savaş açmıyor, halkı için savaşıyordu.”
“Atatürk Kültür Merkezi'nde teröristlerin pankartlarıyla, illegal örgütlerin, legal örgütlerin ve Başbakana hakaret içeren o paçavralarla ne yazık ki onu yan yana koydular. Bitmedi, Cumhuriyet Anıtı, Atatürk Anıtı'na aynı şekilde, bölücülerle Atatürk'ün posterini ve Türk bayrağını yan yana koydular. Nerede ulusalcılar? Nerede bu CHP'liler? Niye bunları indirmediler?”
“Bayrak kampanyasının belli bir süre devam etmesi gerekir. Evlerimizin camlarına ve balkonlarına bayraklarımızı asıyoruz. Ama bizim bayrağımızın üzerinde herhangi bir işaret olmayacak. Bizim bayrağımız şehidimizin kanının rengi, hilal ve yıldız. Bunun dışında bayrağımızın üzerinde herhangi bir logo, işaret olmayacak. Bayrak Yasası'nın amir hükmü de budur. Sadece şu alandaki bayraklar. Ama 'üç hilali de açarız' derseniz o da Osmanlı’nındır, onunla da gurur duyarız..”

Çarşamba

Biraz kazıyınca, alttan “ulusalcılık” çıktı...

(21 haziran 2013, agos)

Gezi Parkı eylemlerinin başlangıcından bu yana Başbakan Erdoğan ve AKP’nin konuya –olayı hiç anlamayan- bir şekilde yaklaştığını artık hepimiz anlamış olmalıyız. Son günlerde bu anlamama halinin artık bir bastırma halini aldığını ve her otoriter rejiimin bu tür eylemlerde yaptığı gibi, denklemden kendi iktidarını pekiştirecek adımlar atmak için faydalandığını da. Doğrusu “otoriter” vasfını kazanmış rejimlerin sicili böyledir. Artık boğulmaya başlayan kesimler sokağa çıkmaya başlarlar. Başlarda bu eylemler siyasi hedefsiz, örgütsüz, merkezsiz olur.  Rejim bu eylemleri kolaylıkla bastıracağını düşünür. Fiziken bastırdığı ancak zihnen bastıramadığı durumlarda ise eylemcileri kriminalize etme yoluna gider. Bu,  iki türlü işine yarayacaktır. Hem eylemlerin toplum gözünde meşruluğunu yitirmesini hedefler. Hem de bu yolla toplum üzerindeki  baskı aygıtlarını/imkanlarını artırmayı. Bu durumu bir fırsat olarak kullanmaya karar verir yani. Dolayısıyla Erdoğan’ın “polisin müdahale gücünü artıracağız” açıklamalarını ve sosyal medyaya gelmesi düşünülen yeni düzenlemeleri bu çerçevede de okuyabiliriz. Yeni ve daha zor bir döneme girdiğimiz ortada. Yine de uzun vadede asıl dikkat edilmesi gereken dinamik bence şudur: böyle dönemlerde  o  eylemler belki fiziken bastırılabilir ama vazo da çatlamıştır bir kere. Kapatmak mümkün değildir.
Beri yandan da tüm bu sürecin AKP ve çevresinin akıl yürütme yöntemlerini görmek açısından hayli öğretici olduğunu söyleyebiliriz. Bu tip eylemlilik halleri böyledir zaten. Birçok otoriter kurum ve yapıyı ya hataya ya da gerçek yüzlerini göstermeye zorlar. Burada  da aynen bunu gördük. AKP bu eylemleri bir komplo, kendisine karşı kurulmuş bir “tuzak” olarak ilan edince, AKP basını ve çevresi de bu komplo/tuzak teorilerini çeşitlendirmekle, güçlendirmekle mükellef saydı kendini. Muhtemelen hem  Erdoğan’ın gözüne girmeye çalışmakta, hem de mazallah gerçekten de AKP iktidarını tehdit eden bir durum varsa önlem almaktaydılar. Zecri tedbirleri Hükümet zaten almaktaydı. Onlara da işin propagandasını yapmak, tabanı oyalamak düştü.
Tüm bu dönemde bilhassa AKP medyasının performansı dikkate değerdi. Medya derken sadece gazete başlıklarından bahsetmiyorum. Televizyonlara çıkan AKP savunucusu gazeteci ya da akademisyenleri de “AKP medyası” olarak düşünebiliriz. Ama yine de  bu süreçte Yeni Şafak ve Star gazeteleri ile AKP ile organik bağı olan televizyon kanallarını ve kanalların yöneticilerin ayrı bir yere koymak gerek.
Çok kabaca özetleyecek olursam bu çevrelere göre Gezi  Parkı eylemlerin arkasında elbette ki dış güçler vardı. Ve bu dış güçleri detaylandırmakta ısrarlıydılar. İşin içinde Soros mu yoktu, İran mı yoktu,  Sırbistan merkezli bir örgüt mü yoktu, CIA mi yoktu, Ergenekon-Silivri mi yoktu, ABD olmasa olur muydu, onlar zaten vardı, Amerikalı eski Neo-Con’lar mı yoktu, Avrupa mı yoktu, bazı Alevi örgütleri mi yoktu, Türkiye’nin bölgesinde bir güç olmasını istemeyenler mi yoktu, darbeciler mi yoktu,  ülkeyi 27 Mayıs ortamına götüren zihniyet mi yoktu., 28 Şubatçılar mı yoktu, CHP  zaten listenin en başındaydı, efendime söyleyeyim dış basın mı yoktu, hele CNN, BBC, Reuters..En başta onlar geliyordu. Bitmedi: faiz lobisi mi yoktu, bankacılar mı yoktu, bazı işadamları mı yoktu, bazı tiyatrocular, sanatçılar mı yoktu. İsrail olmasa olur mu? Evet tabii ki İsrail mi yoktu..Efendime söyleyeyim, Houston merkezli bir örgüt mü yoktu, bunlar Zello programıyla İP, CHP ve sol örgütlerden 200 bin kişiye mesaj mı göndermiyorlardı. Bitmedi . Seferberlik Tetkik Kurulu’na bağlı Beyaz Kuvvetler mi yoktu, (sonradan Erasmus öğrencisi olduğu ortaya çıkan) yabancı ajanlar mı yoktu..Uzatmayayım. Yok yoktu.

Perşembe

"Kışla" ve direniş..

(14 haziran 2013, agos)

Şu yazının yazıldığı gün itibariyle Gezi Parkı eylemleri iki haftayı geride bırakmıştı. Peşpeşe, birbirinin içine geçen çok “kırılma” anı yaşadık ama herhalde şu an itibariyle en önemlisi 11 Haziran Salı günü olanlar. Erdoğan’ın ve Hükümet’in, Gezi Parkı gösterilerini “ezerek” bastırmak istediği gün, yani.
Öncesinde şunlar olmuştu: (evet belki biliyorsunuz ama, kayda geçsin diye yazıyorum) Erdoğan pazar günü yine her zamanki sert konuşmalarından birini, pardon 4’ünü peşpeşe yapmış, göstericileri “Camide bira içenler” olarak tanımlamış “anladıkları dilden konuşuruz” demiş ve seçmenlerini eylemcilere karşı kışkırtmıştı. Ancak sonlara doğru “eylemcilerle görüşebilirim” gibi bir şey söyleyince umutlananlar olmuştu. Pazartesi günkü Bakanlar Kurulu sonrasında da sözcü Arınç Erdoğan’ın çarşamba günü göstericilerin temsilcileriyle görüşebileceğini söyleyince umutlananlar artar gibi oldu. Ancak Salı sabahı bildik manzaralar eşliğinde uyandık. Polis yine biber gazlarıyla meydana girdi. Vali’nin yaptığı açıklama Gezi Parkı’na “girilmeyeceği”, AKM’nin ve meydanın pankartlardan temizleneceği yönündeydi. Bu arada televizyoların gün boyu canlı yayınladığı bir ortam oluşturdu polis. Meydan görünürde  boşaltılmıştı ama, kimi küçük grupların cılız şiddet gösterilerini çok zorlanmadan yapabildiğini gördük. Belli ki  bu görüntülerle topluma “gösterici sandıklarınız tedhişçi” mesajı vermek isteniyordu. Gezi Parkı ahalisi ise meydanda olup bitenlere pek karışmıyor,  kendi işine bakıyordu. Aynı gün, öğle satlerinde Erdoğan yine sert ve gerçek bir diyaloğa kapalı bir konuşma yaptı. “Bana sert diyorlar, kusura bakmayın Erdoğan değişmez” dedi. Geldik akşam saatlerine. İş çıkışı, alan ve Gezi Parkı binlerce insanla doldu yine. İktidarın gösterileri tüm “kriminalize etme” çabalarına karşı, dolmuştu meydan. Üstelik gösterilerde bir ara  kente ve ülkeye yayılan  “Hükümet karşıtı” hava artık dağılmış, odak bir kez daha, yani en baştaki gibi Gezi Parkı’nın savunmaya dönmüştü. Gayet barışçı gösterilerden biri daha yapılırken küçük bir itişmeyi mazeret olarak kullanan polis yüzlerce gaz bombasıyla alana ve Gezi Parkı’na saldırdı. Yalan söyleyen, tuzak kuran bir devletin,  silahsız, kendi halindeki göstericiler üzerinde gücünü denemesine tanık olduk hepimiz. Oradaydık. Gördük. Benzersiz bir devlet terörü ve gaddarlıktı.  O çapta bir kalabalığın üzerine uyarı yapılmadan gaz yağdırılması bir izdihama ve can kaybına neden olmadıysa, topluluğun paniğe kapılmadan hareket etmesi sayesindedir. Tarihe geçmiştir. Ve yine bence en önemli kırılma anlarından biri de, işte o andır.
Öyledir çünkü böylece AKP’nin “devlet otoritesi”ni tesis etme takıntısı konusunda 12 Eylül darbecilerinden hiç de farkı olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu, bir rejimi uzun vadede zayıflatan bir takıntıdır.
Şöyle işler genelde: Bir yerlerde bazı gösteriler patlak verir. Bunlar gayet masumane ve barışçı gösterilerdir. Ancak “devlet otoritesi” ile cepheden yüzleşme  cesaretine de sahiptir bir yandan. Şiddet kullanmaz, bir merkezi yoktur, genelde çok detay gibi görünen bir meseledir aslında. Ancak devlet buna tahammül etmez, bir avuç göstericiyi acımasızca bastırır. Ve birden korku duvarı yıkılır. Daha fazla insan meydanlara çıkar, gösteriler başka kentlere yayılır, genişler, eylemi başlatanlarla aynı profilde olmayan başka gruplar da gösterilere katılır, dolayısıyla eylemleri tanımlamak bir aşamada zorlaşır. Ama iki şey hiç değişmez. Merkezsiz, bilinen manada örgütsüzdürler. Ama dirençlidirler ve iktidarı korkuturlar.

Cuma

Direnişin getirdikleri

(7 haziran 2013, agos)

Gezi Parkı’ndaki ağaçların ‘sökülmek’ istenmesi ile başlayan ve tüm Türkiye’yi saran direniş dalgası, kimi taşlaşmış yapı, kurum ve algıları da çatlatmış durumda. Bu direniş dalgasına ‘devrimci’ bir özellik veren de bu zaten. İrili ufaklı her tür devrim, ülkedeki ve dünyadaki, değişmez gibi görünen kimi yapıları, zihniyetleri sarsar, değişmeye zorlar. En önemlisi, o yapıların ‘başka türlü’ olabileceğini de gösterir. Direnişin nedenleri, seyri, Başbakan Erdoğan’ın tavrı üzerine zaten epey analiz okumuşsunuzdur. Ben meselenin biraz da bu yönüne bakmayı deneyeceğim. Madde madde gidelim.

- ‘Koyun milletiz’ algısı: Değilmişiz. Gördük. Belli ki aylardır dişlerini sıkan çok sayıda insan, bir kıvılcımla sokağa çıktı. Ve bir duvar yıkıldı. Artık sokağa çıkmak, korkulan bir eylem türü değildir. Otoriteyi asıl düşündüren budur. Bu dalga belki bir yerde sönümlenecektir ama bu devrimin asıl kazanımı, bir siyasi yapı ya da ‘ideoloji’ ile organik ilişki içinde olmayan gençlerin ve yaşlıların da sokağa çıkma ve aralarına ‘provokatör’ karıştırmadan eylem yapma maharetini edinmeleridir. Bu çok önemli bir kazanım.

- ‘Tepkisiz burjuvazi’ algısı/yapısı: Bu sadece bir algı değil, aynı zamanda bir yapıydı. İktidar karşısında zaman zaman mızmızlanan, ancak net bir çıkış göstermeyen burjuvazinin en azından bir kanadı, ‘işbirliğine devam eden’ klasik burjuvazi ile aynı resim içinde yer almamaya özen göstermeye başladı. Mesela, eylemlerin ilk günlerinde gelen “Yeni kurulacak AVM’de yer almayacağız” açıklamalarına bu çerçeveden bakmak mümkün. Sular biraz daha aktıktan sonra kimin ne yapacağı belli olmaz elbette, ama en azından eylemler ‘bir kısım burjuvazi’yi böyle davranmaya zorladı. Yine tepkilerin odağındaki bazı bankacılara, iş adamlarına “Biz de çapulcuyuz” açıklamalarını yaptıran da ‘direniş’in gücü. Ancak bu, aslında geçici bir durum. Zaten bu çıkışlara bir yandan da direnişi ‘ehlileştirme’ çabaları olarak da bakılabilir.

- ‘Kemikleşmiş siyasi tabanlar’ algısı: Bence en önemli yeniliklerden biri bu. Direniş öncesinde genel algı, Türkiye’deki siyasi yelpazenin Kürtler, AKP, CHP, MHP, bir kısım sosyalistler, koyu ulusalcılar ve arada kalanlardan oluştuğu yönündeydi. Ve genel kanı, bu kanatların birbirlerine pek değmeden yaşadığıydı. Direniş, bu kesimlerin birbirlerinden zannedildiği kadar kesin hatlarla ayrılmadığını gösterdi. “Eylemlerde her kesimden insan vardı” dediğimiz, aslında budur. Otoriter ve faşizan bir sistemin, tüm yapıları aynı oranda bunalttığını gördük. Eylemlerde azımsanmayacak sayıda AKP seçmeni bulunmasının nedenlerinden biri de bu. Ancak biraz daha yakından bakınca, ‘ulusalcı’ olarak görülen eylemci profilinin de dikkate değer olduğunu gördük. Alanlardan görebildiğim, CHP ve MHP’de temsil edilmeyen, bu iki partinin köhnemiş söyleminde kendilerine dair bir iz bulamayan bir kesimin varlığıdır. Bu profil –genelleme yapmanın hatalı olduğunu bilsem de– her iki kanatta da yeni bir siyasi dinamiğin varlığına işaret ediyor. Bu beklenmedik bir durum değil. Hem CHP, hem de MHP’nin uzun süredir kendi tabanlarını bile tatmin etmediği, oyların kerhen verildiği biliniyordu. Alttan alta giden bu durum eylemlerle iyice su yüzüne çıkmış gibi görünüyor. Bu dinamiğin ne yöne evrileceğini şimdiden öngörmek zor. Ama görünen, ulusalcı akımın yeni ve kendini zorlayacak bir tablo ile karşı karşıya olduğudur.

- ‘Sol tıkandı’ algısı: Bu da bir önceki madde kadar, hatta ondan daha önemli. Direniş klasik bir ‘sol’ siyasetin ürünü gibi görünmese de, gelişme ve yayılma aşamalarındaki kendiliğindenlik, hiyerarşi-dışılık, otorite-karşıtlığı, kapitalizme mesafeli duruş gibi özelliklere baktığımızda, bu hareketi genel ‘düzene soldan itiraz’ ailesi içinde değerlendirebileceğimiz ortaya çıkar. Bu benim açımdan, önümüzdeki dönem için en umut verici gelişme. Bütün bu olup bitenler, hem solun artık iyice kireçleşen ‘eylem’ ve ‘söz’ dağarcığını tazeleme, hem de bir ‘örnek model’ olarak gelişip yayılma potansiyeline sahip. Bu potansiyelin üzerine titrememiz gerektiğini düşünüyorum.