Cuma

Dağılmayan o “milli” ittifak..

(agos, 10 ocak 2014)

Salı sabahı ajanslara düşen haber şaşırtıcı değildi ama o meşhur kalıpla söyleyecek olursak zamanlaması manidardı. Roboski Katliamı’nı soruşturan askeri savcılık dosya ile ilgili “takipsizlik” kararı vermişti. Bu bir  anlamda malumun ilanı gibi oldu. AKP’si, cemaati, eski TSK’sı, yeni TSK’sı velhasıl tüm kanatlarıyla “devlet”in ilgisini çekmemişti 34 insanın bombalanarak öldürülmesi. Türkiye’de Kürt öldürmek –hala- devlet açısından önemli bir suç değildi.”Terör vardı, ne yapalım” deyip sıyrılabilirdiniz işin içinden. Bunu böyle resmi biçimde ilan etmek de AKP iktidarına nasip oldu. Yapacak bir şey yok. İktidarın tepesindekiler ne yaptıklarını zaten biliyorlar. AKP medyası da artık bu gerçekle yaşamayı, bunu realize etmeyi öğrenir herhalde.
Aynı salı günü bir de duruşma vardı.  Yeniden başlayan Hrant Dink cinayeti davasının yeni duruşması görüldü Çağlayan Adliyesi’nde. İlginç bir döneme geldi bu duruşma zira Dink Ailesi avukatlarının ve adalet arayıcılarının ısrarla yargılanmasını istedikleri kamu görevlilerinden bazılarına yolsuzluk soruşturması dalgası vurmuştu. Hrant’ın valilikte tehdit edildiği dönemde İstanbul Valisi olan, şimdinin İçişleri Bakanı Muammer Güler oğlu bu soruşturma çerçevesinde tutuklanınca istifa etmek zorunda kaldı.  Dönemin Emniyet istihbaratındaki kilit isimlerinden olan ve geçen haftaya kadar Emniyet Teftiş Kurulu Başkanlığı görevini yapan Ramazan Akyürek ise cemaate yönelik karşı operasyon çerçevesinde yüzlerce polis şefiyle birlikte görevden alındı. O Ramazan Akyürek ki, cinayetle ilgili her dosyada adı geçmişti. Cinayet öncesinin ve sırasının kilit isimlerinden biriydi. Adil bir mahkemede  yargılansa bazı şeyler değişebilir, perde biraz olsun aralanabilirdi.
Bu isimler Dink cinayetine bir şekilde bulaştıkları için görevden alınmadılar. Haşa. Bu yolsuzluk soruşturması olmasa görevlerine devam edecek, devletin görünmez zırhı içinde kalacaklardı  Tam da burada devletin bu konulardaki görünmez zırhı üzerinde bir kez daha durmak gerekmez mi, mesela?
Haftalardır AKP’li bakanları, bakan çocuklarını, bürokratları ve AKP’ye yakın işadamlarını hedef alan yolsuzluk soruşturması ile gelişmeleri okuyoruz. Bu soruşturmanın AKP-Cemaat arasındaki artık neredeyse “ölümüne” bir mahiyet kazanan mücadele ile ilgili olduğuna şüphe yok. Hayli sıkışmış durumda olan AKP de bu kuşatmayı yarmak için kendisini “milli irade” olarak sunmaya, Cemaati de “devlet içinde devlet” olarak tanımlamaya gayret ediyor ve demokrasi yanlısı güçlerin yanında hizalanmasını istiyor. Cemaatin çözum sürecindeki kötü ününden de faydalanarak bu hamlenin aynı zamanda süreci de hedeflediğini söylüyor ve siyasal Kürt hareketini de yanında durmaya çağırıyor. Siyasal Kürt hareketi mevcut durumda AKP’nin karşısına geçmedi ve Cemaati  “paralel devlet” olarak tanımlamaya devam ediyor.  (KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Bese Hozat’ın Cemaati Gladyo ile bağlantılı “paralel devlet” olarak tanımlarken Ermeni ve Rum lobilerini de yine bu yapı içinde birer paralel yapı olarak tanımladığına dikkat çekelim, geçerken. Öcalan’ın geçen yılki ifadelerinin bir vesileyle yeniden dolaşıma sokulması doğrusu can sıkıcı)

Pazartesi

Çöken rejimin “sınıfsal” boyutu

(agos, 2 ocak 2014)

Şu toz duman içinde artık ara rapor vermek anlamsız çünkü her şey saat saat değişiyor. Yine de AKP’nin –yeni- TSK ile anlaşarak “Bu iş uzarsa Balyoz ve Ergenekon’da yeniden yargılamaya gidilebilir ona göre” imasında bulunarak cemaate ve toplumun bir kesimine gözdağı vermesi not edilmeli. Kurdukları, üzerine oturdukları ve gitgide çürüyen sistem dağılmasın diye cemaatle birlikte içeri attığı eski rejimin aktörlerini “Milli orduya kumpas kuruldu” deyip yeniden yargılayacak denli gözünü karartmıştır AKP. Muhtemelen cemaatin bu adımı görüp artık biraz geri çekileceğini hesapladılar. Mevcut durumda Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç aracılığıyla “Hayır böyle bir şey kastetmedik” dense de AKP’nin bu resti çekebilmiş “esneklikte” bir parti olduğu kayıtlara geçmiş durumda.
İsterseniz bu faslı şimdilik burada bırakıp içinde yaşadığımız ve çökmekte olan rejimin sınıfsal boyutlarına kısaca bakıverelim. Çünkü  bu meselede sınıf daha doğrusu yeni burjuvazi ve yeni ezilenler de ihmale gelir bir yön değil. Her şeyi sınıf mücadelesinin belirlediğini iddia etmek belki artık eskisi kadar rağbet görmese de tamamen es geçmek de pek olacak iş değil, bilhassa solda duranlar açısından.
Çok basit bir örnekle, bir zincirle tarif edebiliriz belki bu meseleyi. Yüzlerce örnek içinden en bilinenini, en herhangi bir dosyaya girmeyi gerektirmeyenini seçelim. Ve bu örneğimizde mesela bu yeni rejimin değişmez dört ayağı da olsun. Yani medya, inşaat, kamu bankaları ve iktidardakilerin yakın akrabaları. Halkbank –Sabah Atv meselesinden bahsedeceğim. Herkesin bildiği, herkesin gözü önünde olan hikayeden. Hikaye şu.
Sabah ve Atv’ye TMSF tarafından el konduktan sonra bu grubu, iktidara yakın ve Erdoğan’ın damadının da CEO vekili olarak görev yaptığı Çalık grubu satın aldı bildiğiniz gibi. Gayet normal karşılandı, Grup bu varlığı Halkbank ve Vakıfbank’tan aldığı kredilerle satın aldı, yine bildiğiniz gibi. Bankaların gruba son derece uygun koşullarda ve alışılmadık derecede büyük miktarda kredi verdiği öne sürülse de bankalar bu iddiaları reddettiler. Birkaç itiraz olduysa da yine normal karşılandı bu satış da, bildiğiniz gibi. Bir süre sonra artık hangi nedenle bilinmez, (kimi haberlere göre beklendiği derece kar etmediğinden) grup Sabah ve Atv’yi satmaya karar verdi, yine bildiğiniz gibi. Yabancı ortaklar ilgilendi. Ancak satış son anda suya düştü. Bir dedikoduya göre Hükümet Sabah ve Atv’nin yabancıların eline geçmesini istemiyordu. Her neyse dedikodu diyelim ve geçelim. Ve ne enterasandır tam da Halkbank Genel Müdürü’nün gözaltına alındığı gün Sabah ve Atv satıldı. Kime mi satıldı? Bir inşaat şirketine. Kalyon inşaat. Peki kimdir bu Kalyon inşaat? Star gazetesindeki habere göre Kiptaş konutlarını inşa eden, Metrobüs hattını yapan,  3. Havalimanı projesini alan konsorsiyumu oluşturan 5 inşaat şirketinden biri olan şirkettir. Ve tabii en önemlisi. Kalyon inşaat aynı zamanda Taksim Yayalaştırma projesini de üstlenen firma. Hani mahkeme tarafından iptal edilen, hukuksuz projeden bahsediyorum. Aslında hikayemiz burada bitmiyor. Kalyon İnşaat’ın bazı yöneticileri Hükümet tarafından son anda durdurulan 2. Soruşturma Dosyası’nda da yer alıyor. Ancak bu dosyanın akibeti henüz belli olmadığından, hadi bu kısmı atlayalım.
Bu son kısmı katmadığımızda bile AKP sisteminin dayandığı zincirin nerede başlayıp nerede sona erdiği, daha doğrusu nasıl da dönüp dolaşıp bir yerde kapanarak bir çember haline geldiğini görebiliyoruz. Dediğim gibi bu, herkesin gözü önünde olan, hiçbir gizli saklı dosyaya girmeyi gerektirmeyen açık bir örnektir.
Az önce son meseleye girmeyelim dedik ama Taksim Yayalaştırma projesi konusu bir kez açılınca ister istemez aklımıza Gezi isyanı geliyor tabii. Ve işin ilginci asıl –daha büyük- çember burada tamamlanıyor. Çünkü bu isyan bize büyük oranda –elbette iktidar tarafından-dış güçlerin bir oyunu, bir darbe girişimi olarak sunuldu. Bu derece cüretkar olmayanlar (ya da saçmalamayanlar) açısından ise bu meseleye kültürel alanda bakmak gerekiyordu, zira gösterilere katılanlar büyük oranda imtiyazlarını kaybeden eski elit çevrelerdi. Bu çevrelerin bu “aura”ya kapıldığı yanlış değilse de esas olarak parkta, alanda, bilhassa da barikatlarda olup biten hiç de bu tarife uymuyordu.

Rejimin çöküşü..

(agos, 27 aralık 2013)

Geçen haftaki yazının başlarında şöyle bir cümle kullanmıştım: “Bu, yaşanan iktidar mücadelesinin ne kadar şiddetli olduğunu gösterdiği kadar, şunu da gösteriyordu: 2007 sonrasında AKP ve cemaatin birlikte kurdukları ‘rejim’,  sanki yavaş yavaş çökmekteydi.”
Çöküş doğrusu beklenenden de hızlı gerçekleşiyor. AKP iktidarı cemaatin “operasyon”  hamlesi karşısında a) önce afalladı b) karşı hamleye geçerek 100’ü aşkın polis şefini görevden aldı, yargı etrafında kuşatma kurmaya çalıştı, kuvvetler ayrılığı ilkesini çöpe atacak kararnameler yayınladı c) sözcüleri ve medyasıyla cemaate savaşı şiddetlendirerek  psikolojik üstünlüğü ele geçirmeye çalıştı d) bir kabine revizyonunun kaçınılmazlığını dayatması üzerine çocukları zan altında olan 3 bakanın istifası istendi e) iki bakan (İçişleri Bakanı ve Ekonomi Bakanı) uslu uslu istifa ederken üçüncü bakan olan Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar oyunu açık etti. Bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada şunları söyledi:
“ Rüşvet  ve yolsuzluk ifadelerinin bulunduğu bir operasyon sebebiyle istifa ediniz ve beni rahatlatacak deklarasyonu yayınlayınız' şeklinde tarafıma baskı yapılmasını kabul etmiyorum. Etmiyorum çünkü, soruşturma dosyasında var olan ve onaylanan imar planlarının büyük bir bölümü Sayın Başbakan’ın talimatıyla yapıldı. Bu minval üzere bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifa ettiğimi açıklıyorum. Bu milleti ve vatanı rahatlatmak için sayın Başbakan'ın istifa etmesi gerektiğine inandığımı ifade ediyor, yüce milletime saygılar sunuyorum.”
Bayraktar’ın bu çıkışı yaptığı saatlerde AKP’nin artık hayli zor durumda olduğu genel bir kanaat haline gelmişti. Aynı saatlerde Başbakan Erdoğan kürsüye çıktı ve ülkenin istiklalinin tehlikede olduğunu öne süren bir konuşma yaptı. Konuşmaya elbette cemaate yönelik ağır suçlamalar, “devlet içinde devlet”  argümanları eşlik etti. Yine aynı saatlerde savcılık cephesinde yeni bir operasyon hazırlığı olduğu ancak Emniyet’in bu operasyona kolluk gücü vermemek için direndiği söylentileri dolaşmaktaydı. Bir gün önce istihbarat şubesinde görevli bir amirin ifade vermek için savcılığa gönderilmediği de gazetelere yansımıştı.
Yine aynı saatlerde Başbakan Erdoğan’ın yakın zamanda yeni kabineyi sunmak için cumhurbaşkanlığı köşküne çıkacağı haberleri yayıldı. Beklentiler kapsamlı bir kabine revizyonu yapılacağı yönünde. Ancak bu yazı yazılırken durum hala “beklenti” aşamasındaydı.
Manzara çok kabaca iki tarafın da bu süreçten büyük kayıplarla çıkacağı yönünde. AKP bundan sonraki seçimleri Erdoğan’ın belagati sayesinde kazansa bile artık iddiasını büyük ölçüde kaybetmiş olacak. Cemaate yönelik bilhassa devlet içinde yürütülecek operasyonun da bu yapıyı yok etmese bile büyük ölçüde kolunu kanadını kıracağını öngörebiliriz. Özetle her iki cephe de varlığını sürdürecek ancak meşruiyet ve iddialarında büyük kayıplar yaşanacaktır. Gidişat onu gösteriyor.
Bu toz duman arasında ileriyi görmek çok zor. AKP’nin elinde neredeyse tek tutamak olarak kalan, çözüm sürecidir. Bütün ağırlıklarını da oraya verdikleri anlaşılıyor, zira cemaatin bu sürece hiç de taraftar olmadığı –önceki örneklerle- biliniyor. Yani “biz gidersek süreç çöker” diyorlar, ki haksız olduklarını söyleyemeyiz. Öcalan’ın da “paralel devlet” açıklamalarıyla cemaatten muzdarip olduğu hepimiz biliyoruz. Siyasal Kürt hareketini de zorlayacak bir süreç olacağı açık.

Cuma

Çürüyen bir şeyler var..

(agos, 20 aralık 2013)

Salı sabahı ihale yolsuzluğu operasyonuna ilişkin haberler internete düşmeden hemen önce içinde bulunduğumuz tablo şuydu. Geçtiğimiz yıllarda emniyet ve yargının hangi çürük delillerle operasyon yaptığı gerek AKP, gerekse cemaat medyasından saçılan bilgilerle bir bir ortaya çıkıyor, gazeteci olarak geçinen isimlerin bu operasyonlarda nasıl da karanlık roller üstlendikleri gün geçtikçe anlaşılıyor, taraflar birbirlerini suçlarken kendilerini de zorda bırakacak yakası açılmadık bilgileri açığa vurmaktan çekinmiyorlardı. Bu, yaşanan iktidar mücadelesinin ne kadar şiddetli olduğunu gösterdiği kadar, şunu da gösteriyordu: 2007 sonrasında AKP ve cemaatin birlikte kurdukları “rejim”,  sanki yavaş yavaş çökmekteydi.
Tabii çökme derken AKP ‘nin iktidardan düşmesini kastetmiyorum. Asli olarak kastettiğim “vesayet rejimi” yerine kurulan ve “normalleşme”, “ileri demokrasi” olarak sunulan bir rejimin çatırdamasıdır. Dolayısıyla AKP bütün bu olup bitenlerden sonra/yanısıra hayatına belki devam edebilir, seçimlerden galibiyetle çıkabilir. Ama şu çok açık ki artık eski iddiasında olamayacak, olsa bile inandırıcılığı hayli sınırlı kalacaktır.
Sadece şu geçtiğimiz hafta –17 Aralık öncesi- ortaya dökülen bilgiler bile perde önünde  Ergenekon ve benzeri kritik operasyonlar yapılırken bir yandan da nasıl bir polis rejimi içinde yaşadığımızı ispatlamakta. Kimi gazetecilerin ve yazarların tutuklanacağı yönünde tezvirat yayılması, bazı “gazetecilerin” bu tezviratlar üzerine Hükümet çevreleri ile temasa geçmesi ve “vardı ama halledildi” cevabının gelmesi, devlet-medya-emniyet üçgeninde ne tür bir atmosfer içinde yaşadığımızı ortaya koyuyor. Üstelik aradan hayli zaman geçmesine rağmen, böyle bir “hazırlık” olduğundan hala kimse emin değil. Yani bu bir “yanıltma” operasyonu da olabilir. Açıkçası totaliter ülkelere özgü bir manzara bu, kabul etmek gerekir ki. Tabii olup bitenler bununla da sınırlı değil. Yine aynı dönemde kimi “gazeteciler”, başka gazetecilerin gözaltına alınmak üzere olduğunu açık açık yazabildiler. Keza kimi gazeteler de gözaltına alınan –başka- gazeteciler için gayet suçlayıcı manşetler atmaktan çekinmediler. Şimdi, AKP –cemaat kavgası sayesinde bütün bu bilgiler yeniden ortalığa saçılınca ve bir zamanlar “ortak” hareket eden “resmi gazeteciler” belaltı iddialarla birbirine girince, nasıl bir dönemden geçtiğimizi daha net görebiliyoruz. Bir nevi AKP’nin Susurluk kazasıdır bu.
Benzetme abartılı gelebilir. Ama o dönemi  hatırlayacak olursak, yaşanan, devlet içinde aşırı güç kazanan bir kesiminin artık tasfiye edilmesi idi. Tasfiye edenlerin de tasfiye edilenlerin de aslında aynı “devlet” olduğunu, yani aynı devlet felsefesinden/ resmi görüşünden meşruiyet aldıklarını geçtiğimiz hafta bu sütunlarda yazmıştım. Dolayısıyla bu tip operasyonlarda “sonuna kadar” gidilmesini beklememek gerekir. Çünkü sonuna kadar gidildiğinde basitçe devlete gidilir. Ama paradoks şudur: gidilmedikçe de devlet çürür ve çöker.
AKP işte bu sonuna kadar gidilmediği için çürüyen ve çökmeye yüz tutan bir devleti devralmıştı. Tam da bu yüzden eski rejimi tasfiye etmesi evet çetin koşullarda geçti ama aslına bakılırsa bir yandan da kolay olmuştu. Çünkü eski rejimin aktörleri sonuna kadar gidilmeyeceğini bildikleri için etrafta çok fazla iz bırakmışlardı. Bu rahatlık içinde davranmaları yüzünden yeni rejim gereken hamleleri -kimi zaman hukuk oyunlarına da başvurarak, bazen kurunun yanında yaşı da yakarak- yapabildi. Bu kapsamlı operasyondan sonra gördüğümüz manzara şuydu. Eski devleti çürüyen ve çökmekte olan bir bina gibi düşünecek olursak, AKP bu binayı devralmış ve restore etmişti. Çok temel çizgilerden sapmayacaktı, ama binayı da fazla çürümekten kurtaracaktı. Hatta eskisinden de sağlam hale getirecekti. AKP tüm meşruiyetini buradan almıştır açıkçası.
Almıştı ancak şu yukarıda tarif etmeye çalıştığım tablonun tüm emareleri ta o zamanlar da biliniyor, farkediliyordu. Ve bu tip itirazlar AKP’ye yakın kesimler tarafından “Cemaat” hesabına yazılıyor, ancak bu durumdan gizli bir memnuniyet duydukları da farkediliyordu. Hava, “işte bunlar da bizim yaramaz çocuklar, takılmayın, halledilir” şeklindeydi daha çok. Dolayısıyla geçen hafta da dikkat çektiğimiz gibi yeni rejim AKP ve cemaatin ortaklığında, birlikte kuruldu, iki taraf da meşruiyetini ve gücünü birbirinden aldı diyebiliriz herhalde. Çürüyen, çatırdayan, işte bu rejimdir.

Derin devlette devamlılık esas mıdır?

(agos, 13 aralık 2013)

AKP-Cemaat kopuşu (artık kopuş demek daha doğru sanırım) muhtemelen bilmediğimiz ya da  tahmin ettiğimiz ama kanıtlayamadığımız birçok gelişmenin belgelerle önümüze gelmesini sağlayacak. Öyle görünüyor. Bilhassa cemaat cephesindeki tavır, restleşmede vites düşse de bu konunun kolay kapanmayacağı yönünde. Manzara, siyasi bir gücü olmayan cemaatin, eğer AKP bunu hesaplayarak kendisini  küçümsüyorsa, başka güçleri olduğunu göstererek AKP’yi zorlamaya çalışacağı yönünde.
AKP cephesi de boş durmuyor elbette. Dersaneleri kapatmak, MGK belgesini yayınlayan Taraf Gazetesi yazarı Mehmet Baransu hakkında üç koldan suç duyurusunda bulunmak gibi zecri tedbirlerin yanında, son dönemde yapageldiği üzere cemaati devlet içinde devlet, milli irade karşıtı bir güç, derin bir odak olarak sunmaya, böyle imalarda bulunmaya gayret ediyor. Bu teori belli açılardan doğrudur.  Ancak hikayemiz bu kadar basit değil. Geleceğiz o konuya.
Tüm bu tablo içinde Yüksekova’da olanları, taraflar pozisyonlarını çek etmek için kullandılar desek herhalde abartmış olmayız.Hatırlanacağı üzre  PKK’lılara ait mezarların tahrip edilmesi üzerine Yüksekova’da başlayan protesto gösterileri iki kişinin polis tarafından öldürülmesi ile sonuçlanmış, güvenlik güçleri büyük çaplı bir operasyona hazırlanırken 4 asker kaçırılmış, bu askerler hemen ertesi gün serbest bırakılmış ve kaçırma işinin bölgedeki yerel insiyatiflerce gerçekleştiği ortaya çıkmıştı. Bilhassa PKK’lı olmadıkları ortaya çıkan iki esnafın polis tarafından yargısız infaz denebilecek bir operasyonla öldürülmesi, (ki bu sayı sonradan 3’e yükselmiştir) kimi göstericilerin silah kullandığı yönündeki iddialar, yeni bir durumla karşı karşıya olduğumuzu ortaya koymuştu. Tüm bu olanlarda çözüm sürecini, ruhunu zorlayan bir durum gözlendi.
Bu tablo üzerine gerek AKP, gerekse Öcalan, “birileri”nden bahsettiler. AKP, “provokasyon” açıklamasıyla PKK, Öcalan ve AKP iradesi dışında bir gücü kastederken, Öcalan da “paralel devlet” diyerek yine devlet içindeki –AKP olmayan- bir gücü  ima ediyordu. Öcalan ve PKK’nın daha önceki açıklamalarından bu “paralel devlet”  ile büyük ölçüde “cemaat” ile çakışan bir gücün ima edildiğini biliyoruz. Dolayısıyla gerek Hükümet çevreleri, gerekse Öcalan kanadı bütün bu olup bitenlenlerden cemaati ve kim olduğunu bilmediğimiz ama çözüm sürecine karşı bazı başka güçleri sorumlu tutmaktadırlar dersek, yanılmayız sanırım.
Tablo bununla sınırlı değil. Yukarıda da değindiğim gibi savaş kızıştıkça AKP kanadı bilhassa son 5-6 yıldır yargı-emniyet ayağında olup biten tüm olumsuzluklardan cemaati sorumlu tutmaya başlamış, hatta Fehmi Koru gibi isimler Ergenekon vb  davalarda sahte delil üretilmiş olabileceğine dikkat çekmişlerdir. Burada da cemaatin kastetildiği ortadadır.
Sunulan manzara bize kabaca şunu gösteriyor. Cemaat, yargı ve emniyet ve devletin kritik makamlarına yerleşerek siyasi iktidardan ayrı ve bağımsız bir güç gibi davranmaya başlamış, siyasi iktidarı sık sık zor durumda bırakmış ve kontrolsüz bir güç haline gelmiştir. Hatta MİT hamlesi ile iktidarı teslim almaya yeltenmiştir. Seçilmiş iktidar da buna karşı koymaktadır. Dolayısıyla yeni bir derin devletimiz daha olmuştur.
Dediğim gibi, bu tablo yanlış sayılmaz. Ama madem bize yeni bir derin devlet ile karşı karşıya olduğumuz söyleniyor, o zaman meseleyi de derin devlet dinamikleri içinde ele almakta fayda var. Böyle yaptığımızda ise yeni ve çok daha geniş bir çerçeve ile karşı karşıya kalacağımız ortadadır. Çünkü esasen derin devlet dediğimiz, devletin bizatihi kendisidir. Derin devlet, kendisine öğretilmiş reflekslerle, ona kazandırılan “gen”lerle harekete geçen bir mekanizmadan başka bir şey değildir.
Bunu demişken ister istemez eski derin devlet hakkında birkaç cümle etmek gerekiyor. Bilhassa 90’lar ve sonrası derin devlet marifetleri ve bu marifetlerin faş edilmesiyle geçti. Hepimiz bu konuda artık bir fikir edinmiş olmalıyız. Bu dönemde bence en dikkat çekici tema, derin devletin sanki ülke dışı, bu topraklara yabancı, uzaydan gelmiş ve bir türlü def edilemez bir varlık gibi sunulmasıydı. Böylece deniyordu ki “Derin devlet kendi kendine zuhur eder, kendine alan açar. Biz bilemeyiz..”

Yargı reformu, Büyük Abi, uyuyan savcımız..

(agos, 6 aralık 2013)

12 Eylül 2010 referandumu öncesinde hatırlanacağı gibi en sert ve hayati tartışmalar HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim şeklinin değiştirilmesi etrafında cereyan etmekteydi. Diğer maddeler üzerinde partiler zaten mutabakata varmışlardı ve aslına bakılırsa referandumda bize sunulan paketin neredeyse 9/10’unu oylamamıza gerek yoktu, o maddeler üzerinde TBMM’de zaten anlamlı bir çoğunluk sağlanmıştı, bütün kıyamet bahsettiğim iki maddede kopuyordu. Ama önümüze koca bir paket geldi.
İktidar kanadı diyordu ki HSYK ve Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçim şeklini değiştirmek gerekmektedir zira mevcut (yani o zamanki) sistemle “vesayet sistemi”nin savcı ve hakimleri kadroları doldurmakta, bunlar da halk iradesini hiçe saymaktadır. Keza Anayasa Mahkemesi üyelerinin seçiminde Cumhurbaşkanı ve TBMM ağırlığını artırmaktaki hedef de buydu. Zira Anayasa Mahkemesi de mevcut (yine o zamanki) yapısıyla vesayet sisteminin, klasik devlet otoritesinin emrinden çıkmamakta, dönemsel olarak zararlı görülen partileri gözünün yaşına bakmadan kapatmaktaydı.
El hak, haksız değillerdi. Ancak yapılacak değişiklikle yargıda bir devrim yaşanacağı iddiası biraz şüpheliydi. Çünkü, -AKP ve medyasının şimdilerde feveran ettiği- yargıdaki cemaat etkisi o vakitler de bilinmekte, yeni sistemle yargı içinde hem cemaatin hem de AKP’ye yanaşmayı seçen klasik devlet bakışına sahip hakim ve savcıların ağırlık kazanacağı anlaşılmaktaydı. Dolayısıyla getirilecek yeni sistem sadece AKP’nin dertlerine derman olacak, (ki orada bile mesele çıktığı artık apaçık görülüyor) ülkede yargı karşısında her daim adam yerine konmayan sol, Kürt muhalefeti, muhalif gruplar, resmi görüş dışında kalanlar yine okka altına gidecekti. Bu tablo karşısında kimi ulusalcılar, milliyetçiler, CHP MHP gibi çevreler vesayet sisteminde bir gedik açılmasından rahatsız oldukları için ya da az önce saydığım sebeplerle hayır demeyi seçmişken, yargının sillesini az ya da çok yemiş kimi  sol ve muhalif çevreler ise yine biraz önce kabaca çizmeye tabloyu dikkate alarak “boykot” yoluna gitmeyi tercih etmişlerdi. Siyasal Kürt hareketinin de bu ve başka saiklerle boykot yoluna gittiğini hatırlayalım.
Meselemiz ya da niyetimiz alınan tutumların muhasebesini yapmak değil. Bu konuda tek bir doğru olmayabilir. Asıl meselemiz 12 Eylül referandumuna toplum yüksek oranda onay vermişken, dolayısıyla AKP’nin elini bağlayacak hiçbir şey yokken yargı reformunun geldiği haldir. Yani AKP’nin iddiasını yerine getirip getirmediğidir. Bakalım.
Referandum sonrasında şunlar oldu, kabaca. Siyasal Kürt hareketine yönelik 2009 yılında  başlatılan yoğun tutuklama  kampanyası hızlanarak sürdü. KCK operasyonları adı verilen ve genel kanıya göre cemaatçe de desteklenen bu kampanya ile çok sayıda Kürt siyasetçi, avukat ve gazeteci cezaevine atıldı. Bu siyasetçiler, avukatlar ve gazetecilerin büyük çoğunluğu hiç de ikna edici olmayan delillerle hala cezaevlerinde tutulmaktadır. Hatta geçtiğimiz günlerde AKP’nin önemli isimlerinden biri bu siyasetçilerin bir tür rehine olarak içeride tutulduğu manasına gelecek sözler söyledi. Keza yine bu davalarla bağlantılı olarak çok sayıda hasta tutuklunun cezaevinde tutulduğunu ve bunların bir kısmının ölüm sınırında olduğunu hatırlatalım.
Keza biraz önce saydığım sol ve muhalif hareketlerle ilgili davalar ve duruşmalarda vesayet sisteminden bildiğimiz manzaraların benzerini yaşamaktayız. Gezi direnişi sırasında öldürülenlerle ilgili yargı süreçlerinin neredeyse tamamı skandallara sahne olmakta.. Yargı burada açık bir biçimde iktidarın emrinde bir görüntü vermekte, deliller savsaklanmakta, mağdurların taleplerine kulak verilmemektedir. Bu tabloyu sağlayan en önemli gelişmenin AKP’nin Gezi direnişine bakışı olduğunu herhalde kuşku yoktur.

Perşembe

Yeni rejimin “sivil” aktörleri

(agos, 29 kasım 2013)

Şu gayet açık: AKP ve Gülen cemaati arasında patlak veren savaş şimdilerde “dersaneler” zemini üzerinde sürüyorsa da konunun ne dersane, ne de eğitim sistemiyle ilgisi vardır.  Meselemiz bunlarla pek de ilgili değildir ve bu çerçevede söylenen çoğu şey (aman efendim çocuklarımız, eğitim sistemimiz vs) alenen yalandır ya da çok azı doğrudur. Başbakan Erdoğan’ın Gülen cemaatini devletin ve sistemin etkili yerlerinden tasfiye etmeye karar vermesiyle başlayan bir savaşın yeni aşamasıdır, yaşanan.
Nasıl başladı? Net olarak bilmemiz ve bildiğimizi iddia etmemiz elbette mümkün değil ama bir ihtiyat payıyla şunları söyleyebiliyoruz: Gülen cemaatinin MİT’e bir türlü nüfuz edememesi ve Genelkurmay’a ait dinleme cihaz ve ekipmanlarının da MİT’e devriyle, müsteşarlık ve müsteşar bir anda kritik bir makam haline geldi. Bunu izleyen ikinci adım MİT yetkililerinin, Oslo görüşmeleri ve KCK operasyonları nedeniyle (cemaate yakın olduğu düşünülen) yargı  tarafından ifadeye çağrılmasıydı. Erdoğan ve AKP bunu cemaatin açık tehdidi ve MİT’i ele geçirme hamlesi olarak gördü ve savaş hızlandı. Akabinde Emniyet ve yargıda AKP eliyle orta ve küçük çaplı tasfiye hareketleri yaşandı. Sonrasında yavaşlayan savaş karşılıklı hamleler, deklarasyonlar ve MİT’in hedef alındığı haberlerle mevzi biçimde sürdü. Son olarak cemaatin insan ve sermaye kaynağında önemli bir yer tutan dersanelerin kapatılması kararı bu çarpışmaları meydan muharebesine taşıdı.
Mevcut durumda taraflar pek de geri adım atacak gibi durmuyorlar. Gerçi AKP, daha doğrusu Erdoğan’ın oyun planında genelde perdeyi  epey yukarıdan açıp sonrasında anlaşmak ve karşı tarafı elindeki çözüme razı etmek vardır ama gördüğümüz, tarafların gayet kararlı olduğu ve cemaatin de kolay kolay geri adım atmayacağı. Zaten tam da bu tabloya bakılarak  “cemaatin oyu ne kadardır?” gibi yorumlar yapılıyor. Ancak şu var ki cemaat zaten hiçbir zaman oy gücüyle etkili olmadı. Onu etkili kılan, İslam’ın içinden konuşması (ki AKP’nin zayıf karnıdır), devlet ve iş dünyasındaki sermaye, kadro ve network gücü ve elinde tuttuğu bilgi deposuydu. Büyük ihtimalle ve kanımca MİT içinde etkin olmayı da bu yüzden istediler. Çünkü “sistem”in devamı için MİT kritik önemdeydi.
Beri yandan AKP’nin de -Erdoğan’ın ifadesiyle- devlet içinde devlet gibi davranan bu gücü en azından MİT’e bulaştırmamaya, giderek de devletteki etkinliği azaltmaya tam da yukarıda saydığım nedenle karar verdiği anlaşılıyor. Dolayısıyla elimizde şöyle bir tablo oluştu. TSK etkinliğini, Ergenekon’u birlikte devredışı bırakan güçler, şimdi amansız bir savaşa tutuşmuş vaziyetteler. Tablonun kimi AKP muhaliflerini heyecanlandırdığı ve “Cemaat AKP’yi devirmese bile hiç olmazsa sarsalar mı?” hesapları yapıldığı da ortada. “Düşmanımın düşmanı” taktiğinin hiçbir zaman hayırlı bir siyaset olmadığını hatırlatıyor ve manzaraya yakından bakalım diyorum.
Savaş ve tarafların savaşı nasıl yürüttükleri öncelikle her iki tarafın da nasıl bir toplum tasarımı barındırdığı açısından önemli olacak. Şimdiye kadar ortaya dökülenler doğrusu hayli öğretici oldu. Mesela Erdoğan’ın “Şimdiye kadar ne getirdiler de geri gönderdik?” açıklaması bir ilişki biçimini anlatıyor. Evet  cemaat-AKP işbirliği bir sır değildi ancak şöyle bir tabloyu nasıl değerlendirmeliyiz? Ellerinde bir takım dosyalalarla AKP’ye giden ve Erdoğan’ın demesine bakılırsa her istediği yapılan bir.. bir.. bir ne?