(agos, 31 ekim 2014)
Karaman’daki maden kazası (ki buna kaza demek zor, cinayet diyelim) nedeniyle iptal edilen Cumhuriyet Bayramı kutlamaları yapılsaydı muhtemelen şöyle bir manzara ile karşı karşıya kalacaktık. Bir kere kutlamalar Atatürk Orman Çiftliği arazisine yapılan yeni Cumhurbaşkanlığı sarayında, yani Ak Saray’da yapılacaktı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çevresi muhtemelen kutlamaların burada yapılması ile şu mesajı vereceklerdi: İşte halk ilk kez cumhurbaşkanı seçmiştir, dolayısıyla Türkiye’de bir dönem kapanmıştır, bu yeni bina da işte bu yeni dönemi temsil etmektedir vs..
AKP’ye bağlı medya ve yazarlar vasıtasıyla bu görüş katlanarak yayılacak, tüm haber kanalları ve normal kanallar resepsiyondan canlı yayın yapacaklar, binanın tüm özellikleri ve bu mesajların toplumun tüm gözeneklerine gittiğinden emin olunacaktı. Böylece şekilsel bir değişiklikle öze ilişkin bir değişiklik yaptığımızı zannetme, daha doğrusu bunu böyle pazarlama alışkınlığımız hiç değişmemiş olacak, toplumun bir kısmı önemli bir devrim gerçekleştirildiği ve eski devletten kopulduğu hayaliyle sıcak yataklarının yolunu tutacaklardı o gece. Fakat bu tabii belirli bir kesim için geçerli olacaktı. Cilayı biraz kazıdığımızda ise şunları görecektik.
Öncelikle o devasa yapının hangi vasfıyla “eski devlet”ten kopuşu simgelediğini anlamak zor olacaktı. 1930’ların, 40’ların mimarisini hayli hatırlatan, devasalığıyla insanı ezen bu iri ve çirkin binayı “Otoriter Kemalizm”den ayıran, tavan ve duvarlardaki Osmanlı ve Selçuklu motifleri miydi? Bu birkaç fırça darbesi eski devletten kopmaya yetiyor muydu? Binanın yapılışındaki hukuksuzlukları, mahkeme kararlarını, binaya harcanan dev bütçeyi, binanın bir ormanın içine yapılmasını ve Ankara’daki yeşil dokunun bir kez daha tahrip edilmesini bir kenara bırakalım şimdilik. Ki bunlar bir kenara bırakılacak gibi değiller ya.
Eski devletin binalarıyla aynı düzeyde hatta daha zevksiz bir bina yaparak içine birkaç Osmanlı ve Selçuklu motifi yerleştirmek Yeni Türkiye’yi çok iyi izah etmiyor mu? Bence temel soru budur..
Ve gelin isterseniz bina metaforundan çıkıp gerçek hayata dönelim. Tam da 28 Ekim günü Karaman’da bir maden ocağını su basmıştı. 18 işçi yerin metrelerce altında yaşam mücadelesi vermekteydi. Soma Katliamı’ndan sadece aylar sonra gerçekleşen bu ihmal, Yeni Türkiye’ye ilişkin bize ne anlatmalıydı? Kaza sonrası gelen bilgiler sivil toplum kuruluşlarının aylar önce böylesi bir ihtimalden bahsettiğini, bu yönde raporlar hazırlandığını ortaya koyuyor.
Yeni Türkiye her şeyden önce Soma’dan ders almamıştır. Ne hükümetiyle, ne bakanlığıyla, ne sendikasıyla. Soru şu tabii: eski Türkiye’de olsa farklı mı olacaktı? Muhtemelen hayır. Mesele de bu zaten. İnsani durumlarda, gelişmişlik endekslerinde 12 yıl sonunda pek bir gelişme yok. Tüm faciaları (yani cinayetleri) “kaza”ya ve Allah’ın takdirine bağlamak var.
Eğitim? Durum çok parlak değil. Koca bir sistem, eğitim kalitesini yükseltmektense kız ve erkek öğrenciler ayrılabilir mi, ayırılırsa nasıl ayrılır meselesine kafa yormakta. Orta öğretimde türbanın serbest bırakılması, olabilir, kendi tercihleridir, ancak gün geçtikçe yakın çevremin yarı şaka yarı ciddi “Bizim çocuğu sizin azınlık okullarına veremiyor muyuz, yok mu bunun bir yolu?” demesi sanıyorum eğitimde gelinen yeri çok iyi özetliyor. Bu elbette ki benim yakın çevremle ilgili bir durum değil. Gerek ortaöğretimdeki eğitim düzeyi gerekse üniversitelerin evrensel kıstaslara vurulduğunda geldiği hal, ortada.
Demokrasi, insan hakları. Komik olmaya lüzum yok. AKP, sürekli bahsettiğim gibi her türlü toplumsal meseleyi, krizi, hegemonyasını genişletmek için bir kaldıraç olarak kullanıyor. Polisin “vurma” ve gözaltına alma yetkilerini artıran son düzenlemeler bunun gayet açık bir örneği.
agos'taki "kardeşçesine" köşesinde ve orada burada yazdığım yazılardan bazıları... sıralama dağınıktır... yetvart danzikyan
Çarşamba
Devlet dediğin, bir “mekanizma”
(agos, 7 kasım 2014)
6-7 Ekim’den, yani Kobanê için sokağa çıkıldığı ve 40’ı aşkın kişinin hayatını kaybettiği dönemden bu yana AKP’nin ve siyasal Kürt hareketi’nin farklı nedenlerle “süreç”i zora sokmasıyla yepyeni bir aşamaya geldik. Ama buna yani bu aşamaya gelmeden iki cephenin “süreç”i zora sokmasına açıklık getirelim. KCK başta olmak üzere siyasal Kürt hareketi bilindiği gibi 6-7 Ekim öncesinde “Kobanê için adım atılmazsa süreç zora girer” derken, AKP ise 6-7 Ekim sonrasında oluşan ortamı kendine gerekçe gösterdi ve süreci zora soktu, daha doğrusu askıya aldı. Şu notu düşmekte fayda var: siyasal Kürt hareketi’nin süreç ve Kobanê ile ilgili talepleri meşrudur zira devlet ile Kürtler arasında cereyan eden süreç, “asimetrik” ilerlemektedir, buna gerek bu sütunda gerekse başka mecralarda defalarca dikkat çektim. Zaten bu bahsettiğim denklem de yine bu düzlemde yürüyor. Ancak dikkat çekmek istediğim durum başka. İki cephe de de farklı gerekçelerle “süreç”i zora sokunca, geldiğimiz durum.
Ürpertici biçimde hızla başka bir aşamaya geçtiğimizi görmemek imkansız. 6-7 Ekim döneminde Bingöl’de öldürülen polislerle ilgili muamma ile başlayalım mesela. Saldırıdan sonra 4 kişi mi 5 kişi mi olduğunu bilemediğimiz bir grup insan güvenlik güçlerince öldürülmüş, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve İçişleri Bakanı bu olayı skandal bir biçimde, “hemen cezalandırıldılar” sözleriyle lanse etmişlerdi.
Baştan beri olayın iktidarın sunduğu gibi cereyan etmediği yönünde çok fazla karine olmasına rağmen iktidar tutumundan vaz geçmedi, üstüne üstlük olayla ilgili yayın yasağı getirdi. Konuyla ilgili soru önergeleri cevapsız kaldı, resmi anlatıdaki boşluklara dikkat çeken açıklamalar medyada fazla yer bulmadı, yetkililerce cevaplanmaya değer bulunmadı. Ve şu gün itibariyle anlıyoruz ki saldırının failleri oldukları gerekçesiyle öldürülen ve öyle lanse edilen kişilerin üzerinden çıkan silahların, polislere yönelik saldırıyla bir ilgisi yok. Ki zaten olaydan 5 dakika sonra 20 kilometrelik bir mesafede olmaları da baştan beri şüphe ile karşılanmıştı. Özetle bir muamma ile karşı karşıyayız. Bunu zaten biliyoruz ama buradan çıkarılacak sonuç? Buraya da geleceğiz.
Yine aynı dönemde öldürülen birçok ismin failleri hala bulunamadı. Yasin Börü gibi gençlerin gaddarca öldürülmesi üzerindeki karanlık olanca ağırlığıyla dururken Azadiya Welat ve Özgür Gündem gazetelerinin dağıtıcısı Kadri Bağdu’nun Adana’da ensesinden vurulması da aydınlatılmamış bir vaka olarak önümüzde durmakta.
Ve yine 6-7 Ekim döneminde güvenlik güçlerinin silahlarından çıkan mermilerle hayatını kaybedenler hakkında herhangi bir adli gelişme yok.
Aksine dönem boyunca AKP’nin her fırsatta HDP’yi her platformda suçladığına tanık olduk. Evet biliyoruz, AKP bunu severek yapıyor. Muhtemelen bunu bir silah olarak düşünüyor: Süreç her zora girdiğinde HDP ve siyasal Kürt hareketini bir kum torbası haline getireyim, böylece iki şey elde edeyim. a) siyasal Kürt hareketini köşeye sıkıştırmak, herhangi bir pazarlıkta vereceğinin de altına razı etmek b) Süreç nedeniyle ola ki seçmende bir hoşnutsuzluk varsa bunları telafi etmek. Ancak ağırlıklı hesabın birinci şık olduğunu söylemek mümkün. Böylece siyasal Kürt hareketi’nin bir “linç” havası estirilerek sindirilmesi planlanmakta,besbelli.
Kürt hareketi şu son bir iki yıldır gördüğümüz üzere kimi zaman sürecin selameti açısından, kimi zaman da şartları süzerek bu saldırgan politikaya her seferinde aynı dozda karşılık vermedi. Ancak 6-7 Ekim sonrası olup bitenler artık açıktır ki bir “doz aşımı” özelliği taşımaktaydı. Bu yüzden milletvekilli Sırrı Süreyya Önder bir basın açıklamasıyla bilhassa Başbakan Davutoğlu’nun sözlerine yanıt verdi. Ancak tam da bir gün sonra HDP binasına giren bir saldırgan bir partiliye bıçakla saldırdı, boğazını kesmeye kalktı. Selahattin Demirtaş’a yönelik sözlü saldırı da AKP medyasında geniş bir onay, destek buldu, şevkle karşılandı.
Dolayısıyla bir kez daha memlekette iç savaş kışkırtıcılığı yapanın kim olduğunu ve asıl tehlikenin nereden gelebileceğini gördük.
6-7 Ekim’den, yani Kobanê için sokağa çıkıldığı ve 40’ı aşkın kişinin hayatını kaybettiği dönemden bu yana AKP’nin ve siyasal Kürt hareketi’nin farklı nedenlerle “süreç”i zora sokmasıyla yepyeni bir aşamaya geldik. Ama buna yani bu aşamaya gelmeden iki cephenin “süreç”i zora sokmasına açıklık getirelim. KCK başta olmak üzere siyasal Kürt hareketi bilindiği gibi 6-7 Ekim öncesinde “Kobanê için adım atılmazsa süreç zora girer” derken, AKP ise 6-7 Ekim sonrasında oluşan ortamı kendine gerekçe gösterdi ve süreci zora soktu, daha doğrusu askıya aldı. Şu notu düşmekte fayda var: siyasal Kürt hareketi’nin süreç ve Kobanê ile ilgili talepleri meşrudur zira devlet ile Kürtler arasında cereyan eden süreç, “asimetrik” ilerlemektedir, buna gerek bu sütunda gerekse başka mecralarda defalarca dikkat çektim. Zaten bu bahsettiğim denklem de yine bu düzlemde yürüyor. Ancak dikkat çekmek istediğim durum başka. İki cephe de de farklı gerekçelerle “süreç”i zora sokunca, geldiğimiz durum.
Ürpertici biçimde hızla başka bir aşamaya geçtiğimizi görmemek imkansız. 6-7 Ekim döneminde Bingöl’de öldürülen polislerle ilgili muamma ile başlayalım mesela. Saldırıdan sonra 4 kişi mi 5 kişi mi olduğunu bilemediğimiz bir grup insan güvenlik güçlerince öldürülmüş, Cumhurbaşkanı, Başbakan ve İçişleri Bakanı bu olayı skandal bir biçimde, “hemen cezalandırıldılar” sözleriyle lanse etmişlerdi.
Baştan beri olayın iktidarın sunduğu gibi cereyan etmediği yönünde çok fazla karine olmasına rağmen iktidar tutumundan vaz geçmedi, üstüne üstlük olayla ilgili yayın yasağı getirdi. Konuyla ilgili soru önergeleri cevapsız kaldı, resmi anlatıdaki boşluklara dikkat çeken açıklamalar medyada fazla yer bulmadı, yetkililerce cevaplanmaya değer bulunmadı. Ve şu gün itibariyle anlıyoruz ki saldırının failleri oldukları gerekçesiyle öldürülen ve öyle lanse edilen kişilerin üzerinden çıkan silahların, polislere yönelik saldırıyla bir ilgisi yok. Ki zaten olaydan 5 dakika sonra 20 kilometrelik bir mesafede olmaları da baştan beri şüphe ile karşılanmıştı. Özetle bir muamma ile karşı karşıyayız. Bunu zaten biliyoruz ama buradan çıkarılacak sonuç? Buraya da geleceğiz.
Yine aynı dönemde öldürülen birçok ismin failleri hala bulunamadı. Yasin Börü gibi gençlerin gaddarca öldürülmesi üzerindeki karanlık olanca ağırlığıyla dururken Azadiya Welat ve Özgür Gündem gazetelerinin dağıtıcısı Kadri Bağdu’nun Adana’da ensesinden vurulması da aydınlatılmamış bir vaka olarak önümüzde durmakta.
Ve yine 6-7 Ekim döneminde güvenlik güçlerinin silahlarından çıkan mermilerle hayatını kaybedenler hakkında herhangi bir adli gelişme yok.
Aksine dönem boyunca AKP’nin her fırsatta HDP’yi her platformda suçladığına tanık olduk. Evet biliyoruz, AKP bunu severek yapıyor. Muhtemelen bunu bir silah olarak düşünüyor: Süreç her zora girdiğinde HDP ve siyasal Kürt hareketini bir kum torbası haline getireyim, böylece iki şey elde edeyim. a) siyasal Kürt hareketini köşeye sıkıştırmak, herhangi bir pazarlıkta vereceğinin de altına razı etmek b) Süreç nedeniyle ola ki seçmende bir hoşnutsuzluk varsa bunları telafi etmek. Ancak ağırlıklı hesabın birinci şık olduğunu söylemek mümkün. Böylece siyasal Kürt hareketi’nin bir “linç” havası estirilerek sindirilmesi planlanmakta,besbelli.
Kürt hareketi şu son bir iki yıldır gördüğümüz üzere kimi zaman sürecin selameti açısından, kimi zaman da şartları süzerek bu saldırgan politikaya her seferinde aynı dozda karşılık vermedi. Ancak 6-7 Ekim sonrası olup bitenler artık açıktır ki bir “doz aşımı” özelliği taşımaktaydı. Bu yüzden milletvekilli Sırrı Süreyya Önder bir basın açıklamasıyla bilhassa Başbakan Davutoğlu’nun sözlerine yanıt verdi. Ancak tam da bir gün sonra HDP binasına giren bir saldırgan bir partiliye bıçakla saldırdı, boğazını kesmeye kalktı. Selahattin Demirtaş’a yönelik sözlü saldırı da AKP medyasında geniş bir onay, destek buldu, şevkle karşılandı.
Dolayısıyla bir kez daha memlekette iç savaş kışkırtıcılığı yapanın kim olduğunu ve asıl tehlikenin nereden gelebileceğini gördük.
Ermenek’ten Yırca’ya, o ihaleden bu ihaleye..
(agos, 14 kasım 2014)
Geçen haftaya damgasını vuran, Yırca’daki zeytin ağaçlarının sökülmesi, buna direnen köylülerin özel güvenlik güçlerince dövülmesi, daha sonra Danıştay’ın buraya yapılacak termik santral için yürütmeyi durdurma kararını vermesini…tek başına ele alabilir miyiz? Bence hayır. Birkaç nedenle. Öncelikle buraya bu termik santrali yapacak firma nedeniyle. Kolin İnşaat. Daha sonra bütün bu olup bitenlere iktidar ve iktidar yanlısı medyadan gelen tepkiler nedeniyle: 6 bin zeytin ağacının kesilmesini “normal” olarak karşılamıştır AKP. Zeytinlik çok var ama termik santral yok, denmiştir. Burada bir süreklilik var ama asıl önemlisi “Yeni Türkiye”de işçiler, yoksullar ve ağaçların topyekun bir saldırıya maruz kalması meselesi var. Dolayısıyla hem ezen hem de ezilen açısından iki ayrı hat çizmek mümkün gibi görünüyor.
Kolin İnşaat ile başlayalım..CV’si hayli kabarık. Ama gelin biz en akılda kalanlardan yola çıkarak Yeni Türkiye için bir “iktidar yapısı” haritası çıkarmaya çalışalım. (Ki somut olarak böyle bir harita aslında var, mulksuzlestirme.org sitesine girip şirket ismini arattığınızda karşınıza hayli kapsamlı ve “etkileşimli” bir ilişkiler ağı haritası geliyor ) Yeni dönemde çok sayıda ihaleye girerken gördük bu şirketi, bir konsorsiyum içinde: Cengiz-Limak-Kolin.. Onlara daha çok elektrik dağıtım ihalelerinde rastladık. Akdeniz Bölgesi ile Boğaziçi Elektrik dağıtım onların mesela. Her iki ihaleyi de aldılar. Ayrıca Uludağ ve Çamlıbel de onların. Vatan gazetesinde 17 Aralık 2012’de çıkan bir habere göre 3 evden birini bu konsorsiyum aydınlatıyor. Türkçe’ye çevirecek olursak 3 evden birinin elektrik faturası bu konsorsiyuma gidiyor.
Fakat tabii diğer işlere bakınca bu, devede kulak gibi kalıyor. Zira bu konsorsiyum, yanına iki şirket daha alarak hayli tartışmalı 3. Havalimanı ihalesini de kazandı. Hani 3. Köprü ile birleşip İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’nin ekolojik açıdan canına okuyacak olan projenin ihalesini. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin bu havalimanı ve köprü meselesine nasıl takık olduğunu bilmiyor olamazsınız. Dediklerine bakılırsa bunlar büyük bir ülke olmamız için elzem projeler ve Batı bilhassa bu havalimanı projesini engellemek için elinden geleni yapıyor. Türkiye’de de Gezi direnişi buna bağlanmıştı mesela. Maksat 3. Havalimanı projesine engel olmaktı. Yersen.
Her meselede olduğu gibi bu meselede de söylenenlerin altını biraz kazıyınca, kurulan ortaklıkların yapısına bakınca işin başka türlü olduğunu anlayıveriyorsunuz. Zira bu şirketlerin ismine bir yerde daha rastladık. Sabah-Atv grubunun satışında. Önce kamuya açık biçimde. AKP’nin fiilen/perde gerisinde sahipliğini yürüttüğü bu medya grubuna müşteri aranmakta iken gazetelere bu konsorsiyumu oluşturan şirketlerden bazılarının gruba talip olduğu, görüşmelerin sürdüğü yansımıştı. Mesele bu haliyle bile hayli şüphe uyandırıcı iken 17 Aralık soruşturması geldi çattı ve biz sızan tapelerden Yeni Türkiye’nin medya-iktidar-sermaye ilişkisini tüm çıplaklığı ile gördük.
Geçen haftaya damgasını vuran, Yırca’daki zeytin ağaçlarının sökülmesi, buna direnen köylülerin özel güvenlik güçlerince dövülmesi, daha sonra Danıştay’ın buraya yapılacak termik santral için yürütmeyi durdurma kararını vermesini…tek başına ele alabilir miyiz? Bence hayır. Birkaç nedenle. Öncelikle buraya bu termik santrali yapacak firma nedeniyle. Kolin İnşaat. Daha sonra bütün bu olup bitenlere iktidar ve iktidar yanlısı medyadan gelen tepkiler nedeniyle: 6 bin zeytin ağacının kesilmesini “normal” olarak karşılamıştır AKP. Zeytinlik çok var ama termik santral yok, denmiştir. Burada bir süreklilik var ama asıl önemlisi “Yeni Türkiye”de işçiler, yoksullar ve ağaçların topyekun bir saldırıya maruz kalması meselesi var. Dolayısıyla hem ezen hem de ezilen açısından iki ayrı hat çizmek mümkün gibi görünüyor.
Kolin İnşaat ile başlayalım..CV’si hayli kabarık. Ama gelin biz en akılda kalanlardan yola çıkarak Yeni Türkiye için bir “iktidar yapısı” haritası çıkarmaya çalışalım. (Ki somut olarak böyle bir harita aslında var, mulksuzlestirme.org sitesine girip şirket ismini arattığınızda karşınıza hayli kapsamlı ve “etkileşimli” bir ilişkiler ağı haritası geliyor ) Yeni dönemde çok sayıda ihaleye girerken gördük bu şirketi, bir konsorsiyum içinde: Cengiz-Limak-Kolin.. Onlara daha çok elektrik dağıtım ihalelerinde rastladık. Akdeniz Bölgesi ile Boğaziçi Elektrik dağıtım onların mesela. Her iki ihaleyi de aldılar. Ayrıca Uludağ ve Çamlıbel de onların. Vatan gazetesinde 17 Aralık 2012’de çıkan bir habere göre 3 evden birini bu konsorsiyum aydınlatıyor. Türkçe’ye çevirecek olursak 3 evden birinin elektrik faturası bu konsorsiyuma gidiyor.
Fakat tabii diğer işlere bakınca bu, devede kulak gibi kalıyor. Zira bu konsorsiyum, yanına iki şirket daha alarak hayli tartışmalı 3. Havalimanı ihalesini de kazandı. Hani 3. Köprü ile birleşip İstanbul’un ve Marmara Bölgesi’nin ekolojik açıdan canına okuyacak olan projenin ihalesini. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AKP’nin bu havalimanı ve köprü meselesine nasıl takık olduğunu bilmiyor olamazsınız. Dediklerine bakılırsa bunlar büyük bir ülke olmamız için elzem projeler ve Batı bilhassa bu havalimanı projesini engellemek için elinden geleni yapıyor. Türkiye’de de Gezi direnişi buna bağlanmıştı mesela. Maksat 3. Havalimanı projesine engel olmaktı. Yersen.
Her meselede olduğu gibi bu meselede de söylenenlerin altını biraz kazıyınca, kurulan ortaklıkların yapısına bakınca işin başka türlü olduğunu anlayıveriyorsunuz. Zira bu şirketlerin ismine bir yerde daha rastladık. Sabah-Atv grubunun satışında. Önce kamuya açık biçimde. AKP’nin fiilen/perde gerisinde sahipliğini yürüttüğü bu medya grubuna müşteri aranmakta iken gazetelere bu konsorsiyumu oluşturan şirketlerden bazılarının gruba talip olduğu, görüşmelerin sürdüğü yansımıştı. Mesele bu haliyle bile hayli şüphe uyandırıcı iken 17 Aralık soruşturması geldi çattı ve biz sızan tapelerden Yeni Türkiye’nin medya-iktidar-sermaye ilişkisini tüm çıplaklığı ile gördük.
Tarih, başka yerlerde de yazılıyor..
(agos, 21 kasım 2014)
“Sancılı bir yıl geçirdik. Gezi olayları, 17 Aralık peş peşe geldi. Tüm bu olayların arkasına baktığımızda hep toplumsal bir zemine dayanma çabası var. Gezi’nin şehirli bir zemine dayanan bir görüntüsü vardı, 17 Aralık dini görünümlü idi, Kobani etnik görünümlü idi. Bu tarz mayınlar çözüm sürecinin önüne çıkarıldı. Çözüm sürecinde ne zaman ilerleme kaydetsek bir şekilde sabote ediliyor. Özal zamanından bu yana durum böyle.”
Bu sözler Başbakan Davutoğlu’nun Filipinler dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamaların bir kısmı. Benim de doğrusu biraz üzerinde durmak istediğim kısmı. Çünkü ne kadar problemli bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gayet iyi özetliyor.
Evet şunu biliyoruz, her iktidar, muhalefet dinamiklerini kriminalize eder, itibarsızlaştırmaya çalışır, en büyük şiddet tekeli kendisinde olduğu halde, sokak hareketlerinde yaşananları alabildiğine büyütür, ta ki o muhalefet hareketi kendi istediği gibi anlaşılana, tarihte o şekilde yer alana dek. Bunu belirli bir süre için başarabilirler de. Kendi hakim oldukları dönemde ellerinde olan medya gücü sayesinde amaçlarına ulaştıklarını zannederler, ama bir yandan meydanı boş bırakmazlar, bu izah türünün yerleşmesi için günde en az 5 kere bu sözleri söylerler ve işin peşini hiç bırakmazlar. Her şey olup bittiğinde bir bakmışsınız bir şeyi 100 bin kere (abartmıyorum) söylemişler. Mesela AKP ve AKP’ye yakın yazarlardan gelen “Gezi darbe teşebbüsüydü” lafını birisi oturup üşenmeden saysa 100 bin değilse bile binli rakamlara ulaşır. Üstelik daha önümüzde uzun günler var.
Evet bu izahat biçiminin en azından toplumun genelinde yerleştiğini zannederler ama dediğim gibi. Ne zaman ki toplumsal iklim değişir, o izahat biçimleri hatırlanmaz olur. Alın size örnek: Dersim katliamını icra edenler gün gelip de Hükümet’in hayli çiğ siyasi sebeplerle de olsa bunun için özür dileyeceğini öngörebilirler miydi? Ya da iktidar ne derse desin en azından belirli bir toplumsal/ahlaki düzlemde bu katliamın artık mahkum olduğunu, dolayısıyla bu konuda söz söyleyen siyasi aktörlerin bu düzlemi dikkate almak durumunda olduklarını. Muhtemelen böyle bir ihtimalden bahsedildiğinde ciddiye bile almazlardı.
Ya da mesela Kenan Evren gün gelip de gazetecilere gezdirecek kadar çok güvendiği cezaevlerinin, zulüm döneminin simgeleri haline geleceğini düşünebilir miydi? Kimbilir “asmayalım da besleyelim mi” çıkışı, ne kadar parlak bir fikir olarak görünmüştü ona. Ya da diyelim Deniz Gezmiş’lerin idamı için el kaldıran milletvekilleri. Yıllar sonra bunun için en azından genişçe bir kesimin vicdanında mahkum olacaklarını tahmin edebilirler miydi?
Denebilir ki, edebilirlerdi. Siyaset dediğin baştan sona bir oyun. Herkes aslında ne yaptığını, nasıl bir halt yediğini gayet iyi biliyor. Önemli olan günü, iktidarı kurtarmak. Bu da mümkün elbette. Ama ben yine de “söz”ü, “eylem”i ciddiye alma yanlısıyım. Çünkü siyaset temel olarak bunun üzerine yapılıyor, yapılmalı.
“Sancılı bir yıl geçirdik. Gezi olayları, 17 Aralık peş peşe geldi. Tüm bu olayların arkasına baktığımızda hep toplumsal bir zemine dayanma çabası var. Gezi’nin şehirli bir zemine dayanan bir görüntüsü vardı, 17 Aralık dini görünümlü idi, Kobani etnik görünümlü idi. Bu tarz mayınlar çözüm sürecinin önüne çıkarıldı. Çözüm sürecinde ne zaman ilerleme kaydetsek bir şekilde sabote ediliyor. Özal zamanından bu yana durum böyle.”
Bu sözler Başbakan Davutoğlu’nun Filipinler dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamaların bir kısmı. Benim de doğrusu biraz üzerinde durmak istediğim kısmı. Çünkü ne kadar problemli bir zihniyetle karşı karşıya olduğumuzu gayet iyi özetliyor.
Evet şunu biliyoruz, her iktidar, muhalefet dinamiklerini kriminalize eder, itibarsızlaştırmaya çalışır, en büyük şiddet tekeli kendisinde olduğu halde, sokak hareketlerinde yaşananları alabildiğine büyütür, ta ki o muhalefet hareketi kendi istediği gibi anlaşılana, tarihte o şekilde yer alana dek. Bunu belirli bir süre için başarabilirler de. Kendi hakim oldukları dönemde ellerinde olan medya gücü sayesinde amaçlarına ulaştıklarını zannederler, ama bir yandan meydanı boş bırakmazlar, bu izah türünün yerleşmesi için günde en az 5 kere bu sözleri söylerler ve işin peşini hiç bırakmazlar. Her şey olup bittiğinde bir bakmışsınız bir şeyi 100 bin kere (abartmıyorum) söylemişler. Mesela AKP ve AKP’ye yakın yazarlardan gelen “Gezi darbe teşebbüsüydü” lafını birisi oturup üşenmeden saysa 100 bin değilse bile binli rakamlara ulaşır. Üstelik daha önümüzde uzun günler var.
Evet bu izahat biçiminin en azından toplumun genelinde yerleştiğini zannederler ama dediğim gibi. Ne zaman ki toplumsal iklim değişir, o izahat biçimleri hatırlanmaz olur. Alın size örnek: Dersim katliamını icra edenler gün gelip de Hükümet’in hayli çiğ siyasi sebeplerle de olsa bunun için özür dileyeceğini öngörebilirler miydi? Ya da iktidar ne derse desin en azından belirli bir toplumsal/ahlaki düzlemde bu katliamın artık mahkum olduğunu, dolayısıyla bu konuda söz söyleyen siyasi aktörlerin bu düzlemi dikkate almak durumunda olduklarını. Muhtemelen böyle bir ihtimalden bahsedildiğinde ciddiye bile almazlardı.
Ya da mesela Kenan Evren gün gelip de gazetecilere gezdirecek kadar çok güvendiği cezaevlerinin, zulüm döneminin simgeleri haline geleceğini düşünebilir miydi? Kimbilir “asmayalım da besleyelim mi” çıkışı, ne kadar parlak bir fikir olarak görünmüştü ona. Ya da diyelim Deniz Gezmiş’lerin idamı için el kaldıran milletvekilleri. Yıllar sonra bunun için en azından genişçe bir kesimin vicdanında mahkum olacaklarını tahmin edebilirler miydi?
Denebilir ki, edebilirlerdi. Siyaset dediğin baştan sona bir oyun. Herkes aslında ne yaptığını, nasıl bir halt yediğini gayet iyi biliyor. Önemli olan günü, iktidarı kurtarmak. Bu da mümkün elbette. Ama ben yine de “söz”ü, “eylem”i ciddiye alma yanlısıyım. Çünkü siyaset temel olarak bunun üzerine yapılıyor, yapılmalı.
Cuma
Cevap aradığım sorular..
(3 ekim 2014, blog)
Tezkere öncesi ve sonrasında zihnime üşüşen sorular var. Bunları sizle paylaşmak istedim. İhtimal ki bu soruların bazıları kimi çevrelerde tebessümle karşılanacaktır. Ama yapacak bir şey yok. Bizim gibi fanilerin elinden soru sormaktan başka bir şey gelmiyor. Başlayalım o vakit.
-IŞİD rehineleri niçin serbest bıraktı? Karşılığında kimi almış olurlarsa olsunlar. Perde önündeki sonucu Türkiye’nin tezkere çıkarması ve yabancı askerlere topraklarından geçme izni vermesi oldu. Tamam perde arkası teorileri, ihtimalleri biliyoruz, bunları kayda değer de buluyoruz ama bunlar bu sorunun cevabını tam olarak vermiyor. Şunu demek istiyorum: bu soruyu -anlamazdan gelmek suretiyle- olup bitenin bir danışıklı dövüş olduğunu ispatlamak amacıyla sormuyorum. Tamam bu da olabilir ama bir yandan elimizdeki sonuca da bakmamız lazım. Öyle bile olsa IŞİD rehineleri serbest bırakarak ne elde etti? Ki zaten niçin rehin almışlardı? Haydi bir şekilde aldılar işlerine yarar diye. IŞİD türünde bir örgüt, böylesine önemli bir kozdan niçin vazgeçti?
-IŞİD Kobani’ye neden bu kadar yükleniyor? Genişçe bir saha zaten ellerinde. Evet onların bölge hakimiyeti için önemli bir kent ama almazlarsa olmuyor mu? Şu ana kadar pekala gemilerini yürüttüler, petrolleri var, silahları var. Epey kayıp verdiler. Bu kadar kayıp vermeye değecek bir yer mi? Zaten çevresi ellerinde. Her ne sevkiyat yapacaklarsa yapabilirler. Bu kadar kayıp vermeye ve –kağıt üzerinde- Türkiye’nin tezkere çıkarmasına değecek önemde bir yer mi burası? Neden IŞİD işi gücü bıraktı Kobani’yi almaya çalışıyor? Tamam burada da danışıklı dövüş teorilerini biliyoruz ama bunun için bu kadar kayıp vermeye değiyor mu yani? Türkiye girecek diye IŞİD niye bu kadar kayıp versin? İnsan ölüyor sonuçta.
-Ya da Kürt kantonu esas olarak Körfez ülkelerini mi rahatsız ediyor? Bütün bu operasyon bunun için mi? IŞİD’in asli olarak bu ülkelerin tetikçisi olduğu teorilerini de hesaba katarsak..Bu küçük kanton için mi bu kadar zayiat, göç? Türkiye burnunun dibinde böyle bir oyun oynanmasına mı izin veriyor, binlerce insanın evinden yurdundan olmasına göz yumuyor, çözüm sürecini tehlikeye atıyor?
-Tezkere meselesi. Allahaşkına TSK’nın gidip IŞİD ile savaşacağına inanan var mı? TSK niçin böyle bir şey yapsın? Ne diye kayıp versin? Ve bir önceki soruyla bağlantılı olarak IŞİD niye TSK ile çatışsın? Kobani işi patlayana kadar IŞİD’in tavuğuna kışt diyen yoktu. ABD’nin birkaç uyduruk hava saldırısının bir süre sonra tavsayacağı belliydi. Ki zaten o kafa kesme görüntüleri olmasa hava saldırıları da başlamazdı. Burada da yerli yerine oturmayan bir durum yok mu?
-Türkiye, en azından Davutoğlu’nun Suriye topraklarına girme ve orada kalma takıntısını biliyoruz. Nasıl girecek? Yani, kimle savaşmak adına? Bir tehdit gelmesi lazım. Esad yönetimi sınır civarıyla uğraşmayı çoktan bırakmış. Derdi değil. Dolayısıyla Türkiye’ye nereden bir tehdit gelmesi lazım ki, TSK uluslararası çevrelerin onayıyla orada güvenli bir hat oluştursun ve orada kalsın. IŞİD tehdidi mi? Yine aynı soruya geliyoruz. IŞİD niye böyle bir şey yapsın? Malum danışıklı dövüş teorilerini de hesaba katarak soruyorum. Bir şey yapmazsa kimse gelmez, tezgah böyle de yürür. Niye elindeki bölgeyi Türkiye’ye versin, adamları ölsün?
-Diyelim ki bu tezkere asli olarak “yabancı askerler” meselesi yüzünden çıktı. Yani aslında her ne kadar gündemde yoksa da ABD ve koalisyon askerleri Türkiye topraklarını kullanarak Suriye’ye girecekler. Neden? IŞİD ile savaşmak için mi? Buna gerçekten inanıyor musunuz? Hadi diyelim ki ABD duruma baktı ve “botlar yere değmeyecek” açıklamasını geçersiz ilan etti. Savaş durumlarında olur böyle şeyler. Yine de ABD ne diye gelip Suriye’de savaşacak? Kimle? Obama artık bu işlere bir son verme iddiası ve Irak mağlubiyeti gerekçesiyle iktidara gelmedi mi? Aynı filmi neden bir kez daha vizyona soksun? Üstelik ortada Irak büyüklüğünde bir pasta da yokken. IŞİD’in faydalandığı 3-5 petrol kuyusu için mi? Ya da Arap ülkeleri mi gelip savaşacak IŞİD ile Allahaşkına?
Tezkere öncesi ve sonrasında zihnime üşüşen sorular var. Bunları sizle paylaşmak istedim. İhtimal ki bu soruların bazıları kimi çevrelerde tebessümle karşılanacaktır. Ama yapacak bir şey yok. Bizim gibi fanilerin elinden soru sormaktan başka bir şey gelmiyor. Başlayalım o vakit.
-IŞİD rehineleri niçin serbest bıraktı? Karşılığında kimi almış olurlarsa olsunlar. Perde önündeki sonucu Türkiye’nin tezkere çıkarması ve yabancı askerlere topraklarından geçme izni vermesi oldu. Tamam perde arkası teorileri, ihtimalleri biliyoruz, bunları kayda değer de buluyoruz ama bunlar bu sorunun cevabını tam olarak vermiyor. Şunu demek istiyorum: bu soruyu -anlamazdan gelmek suretiyle- olup bitenin bir danışıklı dövüş olduğunu ispatlamak amacıyla sormuyorum. Tamam bu da olabilir ama bir yandan elimizdeki sonuca da bakmamız lazım. Öyle bile olsa IŞİD rehineleri serbest bırakarak ne elde etti? Ki zaten niçin rehin almışlardı? Haydi bir şekilde aldılar işlerine yarar diye. IŞİD türünde bir örgüt, böylesine önemli bir kozdan niçin vazgeçti?
-IŞİD Kobani’ye neden bu kadar yükleniyor? Genişçe bir saha zaten ellerinde. Evet onların bölge hakimiyeti için önemli bir kent ama almazlarsa olmuyor mu? Şu ana kadar pekala gemilerini yürüttüler, petrolleri var, silahları var. Epey kayıp verdiler. Bu kadar kayıp vermeye değecek bir yer mi? Zaten çevresi ellerinde. Her ne sevkiyat yapacaklarsa yapabilirler. Bu kadar kayıp vermeye ve –kağıt üzerinde- Türkiye’nin tezkere çıkarmasına değecek önemde bir yer mi burası? Neden IŞİD işi gücü bıraktı Kobani’yi almaya çalışıyor? Tamam burada da danışıklı dövüş teorilerini biliyoruz ama bunun için bu kadar kayıp vermeye değiyor mu yani? Türkiye girecek diye IŞİD niye bu kadar kayıp versin? İnsan ölüyor sonuçta.
-Ya da Kürt kantonu esas olarak Körfez ülkelerini mi rahatsız ediyor? Bütün bu operasyon bunun için mi? IŞİD’in asli olarak bu ülkelerin tetikçisi olduğu teorilerini de hesaba katarsak..Bu küçük kanton için mi bu kadar zayiat, göç? Türkiye burnunun dibinde böyle bir oyun oynanmasına mı izin veriyor, binlerce insanın evinden yurdundan olmasına göz yumuyor, çözüm sürecini tehlikeye atıyor?
-Tezkere meselesi. Allahaşkına TSK’nın gidip IŞİD ile savaşacağına inanan var mı? TSK niçin böyle bir şey yapsın? Ne diye kayıp versin? Ve bir önceki soruyla bağlantılı olarak IŞİD niye TSK ile çatışsın? Kobani işi patlayana kadar IŞİD’in tavuğuna kışt diyen yoktu. ABD’nin birkaç uyduruk hava saldırısının bir süre sonra tavsayacağı belliydi. Ki zaten o kafa kesme görüntüleri olmasa hava saldırıları da başlamazdı. Burada da yerli yerine oturmayan bir durum yok mu?
-Türkiye, en azından Davutoğlu’nun Suriye topraklarına girme ve orada kalma takıntısını biliyoruz. Nasıl girecek? Yani, kimle savaşmak adına? Bir tehdit gelmesi lazım. Esad yönetimi sınır civarıyla uğraşmayı çoktan bırakmış. Derdi değil. Dolayısıyla Türkiye’ye nereden bir tehdit gelmesi lazım ki, TSK uluslararası çevrelerin onayıyla orada güvenli bir hat oluştursun ve orada kalsın. IŞİD tehdidi mi? Yine aynı soruya geliyoruz. IŞİD niye böyle bir şey yapsın? Malum danışıklı dövüş teorilerini de hesaba katarak soruyorum. Bir şey yapmazsa kimse gelmez, tezgah böyle de yürür. Niye elindeki bölgeyi Türkiye’ye versin, adamları ölsün?
-Diyelim ki bu tezkere asli olarak “yabancı askerler” meselesi yüzünden çıktı. Yani aslında her ne kadar gündemde yoksa da ABD ve koalisyon askerleri Türkiye topraklarını kullanarak Suriye’ye girecekler. Neden? IŞİD ile savaşmak için mi? Buna gerçekten inanıyor musunuz? Hadi diyelim ki ABD duruma baktı ve “botlar yere değmeyecek” açıklamasını geçersiz ilan etti. Savaş durumlarında olur böyle şeyler. Yine de ABD ne diye gelip Suriye’de savaşacak? Kimle? Obama artık bu işlere bir son verme iddiası ve Irak mağlubiyeti gerekçesiyle iktidara gelmedi mi? Aynı filmi neden bir kez daha vizyona soksun? Üstelik ortada Irak büyüklüğünde bir pasta da yokken. IŞİD’in faydalandığı 3-5 petrol kuyusu için mi? Ya da Arap ülkeleri mi gelip savaşacak IŞİD ile Allahaşkına?
Salı
“Yeni Türkiye” işçiler için cehennem..
(agos, 12 eylül 2014)
Yeni Türkiye mesela şöyle bir şey. Kıymetli Bölge’de bir arazi buluyorsunuz. Ama bir dakika, önce “Kıymetli Bölge” nedir, ona bakalım. İkiye ayırabiliriz Kıymetli Bölge’yi. 1-Kent merkezi (burada İstanbul’dan bahsediyoruz) bilhassa da Şişli, Beşiktaş, Boğaz hattı, Bakırköy, Ataköy, deniz kıyıları gibi yerler. 2-Sonradan, Hükümet eliyle kıymetlendirilen bölgeler. Diyelim, Finans Merkezi haline gelecek olan Ataşehir vs Neyse Kıymetli Bölge’de devletin bir şekilde ilgili olduğu bir bina-arazi bulursunuz. Sonra bunu imara açarsınız. Eskaza, burada hastane ya da okul bile olabilir. Ya da orası madem işe yaramıyor, yeşil alan haline getirilebilir. Bunlar önemli değil. Bu arazi ya da binayı TOKİ’ye devredersiniz. TOKİ de ihaleye çıkar. Buradan gelecek parayla efendime söyleyeyim, yoksullara bina, konut yapacaktır çünkü. Neyse Kıymetli Bölge’deki bu arazi kimi inşaat şirketlerine gider. Bu inşaat şirketleri buraya rezidans ve iş merkezi yapacaklardır. Çok katlı. Niye? Çünkü Yeni Türkiye bunu gerektirir. Yeni Türkiye sürekli inşaat halinde olmayı, bu inşaatlarla istihdam ve büyüme balonunu sağlamayı gerektirir. Çünkü memlekette doğru dürüstü bir üretim faaliyeti, teknolojik, yaratıcı buluş vs yoktur. Ayrıca Yeni Türkiye bu rezidanslarla semtin dokusunu değiştirmeyi ve eski ahalinin gidip yerine yeni ahalinin, Yeni Türkiye’ye uyumlu yeni ahalinin gelmesini gerektirir.
Elbette ki bu inşaat şirketleri Hükümet’e yakın şirketler, aileler olacaktır. Başka türlüsü düşünülemez. Neyse efendim bu inşaat şirketleri ihaleyi alacaktır ve oralarda yeni kuleler yükselecektir. Bunlar için gazetelere, televizyonlara büyük ilanlar verilecektir. Böylece büyük medya grupları çok skandal bir vaka olmadıkça bu inşaatçılarla –haber anlamında- ters düşmemeye özen gösterecektir. (Eğer aralarında ayrıca bir para/pul/reklam meselesi yoksa) Bu arada kat vs gibi meseleler için en büyük patron ile temasta olunacak, pürüzlü meseleler komisyonlardan kolaylıkla geçecektir. (Bkz. Erdoğan Bayraktar’ın 17 Aralık sonrası istifa ederken “Başbakan ne istediyse onu yaptım” demesi) Böylelikle Türkiye’deki merkez sağ hükümetlerin asli işlevi olan rant üretme/dağıtma faaliyetinde yeni bir aşamaya geçilecek, artık parti ve inşaatçılar sisteme tamamen el koyacaklardır. Oluşan rant elbette ki aralarında adil bir biçimde (ya da her ne haltsa o biçimde) bölüştürülecektir. Ancak bir farkla. Bu yeni sistemde inşaatçıların payına zaman zaman Hükümet’in takıldığı konularda omuz verme yükümlülüğü de getirilmiştir. Mesela Hükümet havuz medyası oluştururken inşaatçılardan bir konsorsiyum (havuz) oluşturmalarını ve o medyayı finanse etmelerini isteyebilir. Bunlar sistemin içinde vardır, garipsenmemelidir. O konsorsiyuma katılmayan inşaatçının bileti de kesilir. Hadi selametle denir.
Ali Sami Yen hikayesi de buna benzer bir örnek işte. Kent merkezinde kıymetli bir bölge. Yanında da TEKEL’in eski likör fabrikası var. Niye iki yere birden kuleler dikmeyelim, en rezidanslısından, havalısından? Dikelim elbette. O bölgede küçük bir park bile yok mu? Varsın olmasın. Bize nefes alacağımız yerler lazım değil. Bize bu sistemi, bu çarkı sürdürebileceğimiz yerler lazım. Ne olursa olsun. Yeter ki Kıymetli Bölge’de olsun. Dolayısıyla biz bu stadı alırız kentin dışına atarız.
Neyse efendim ihalesi yapılır, kazananlar aralarında biraz itişirler ama birisi, Hükümet’e en yakınlardan birisi ihaleyi alır. Kuleleri dikmeye başlar. Her türlü hukuki pürüz bir anda halledilir, mesela bu kuleler için 24 saat çalışma izni alınır çünkü efendim işin içinde TOKİ olduğu için bu binayı hastane, okul inşaatı gibi göstermek mümkündür. (Bu arada şunu da hatırlayalım, TOKİ AKP Hükümeti süresince önce Sayıştay denetimi dışına çıkarılmış, sonra alınmış, ancak denetim hayli etkisizleşmiştir)
Yeni Türkiye mesela şöyle bir şey. Kıymetli Bölge’de bir arazi buluyorsunuz. Ama bir dakika, önce “Kıymetli Bölge” nedir, ona bakalım. İkiye ayırabiliriz Kıymetli Bölge’yi. 1-Kent merkezi (burada İstanbul’dan bahsediyoruz) bilhassa da Şişli, Beşiktaş, Boğaz hattı, Bakırköy, Ataköy, deniz kıyıları gibi yerler. 2-Sonradan, Hükümet eliyle kıymetlendirilen bölgeler. Diyelim, Finans Merkezi haline gelecek olan Ataşehir vs Neyse Kıymetli Bölge’de devletin bir şekilde ilgili olduğu bir bina-arazi bulursunuz. Sonra bunu imara açarsınız. Eskaza, burada hastane ya da okul bile olabilir. Ya da orası madem işe yaramıyor, yeşil alan haline getirilebilir. Bunlar önemli değil. Bu arazi ya da binayı TOKİ’ye devredersiniz. TOKİ de ihaleye çıkar. Buradan gelecek parayla efendime söyleyeyim, yoksullara bina, konut yapacaktır çünkü. Neyse Kıymetli Bölge’deki bu arazi kimi inşaat şirketlerine gider. Bu inşaat şirketleri buraya rezidans ve iş merkezi yapacaklardır. Çok katlı. Niye? Çünkü Yeni Türkiye bunu gerektirir. Yeni Türkiye sürekli inşaat halinde olmayı, bu inşaatlarla istihdam ve büyüme balonunu sağlamayı gerektirir. Çünkü memlekette doğru dürüstü bir üretim faaliyeti, teknolojik, yaratıcı buluş vs yoktur. Ayrıca Yeni Türkiye bu rezidanslarla semtin dokusunu değiştirmeyi ve eski ahalinin gidip yerine yeni ahalinin, Yeni Türkiye’ye uyumlu yeni ahalinin gelmesini gerektirir.
Elbette ki bu inşaat şirketleri Hükümet’e yakın şirketler, aileler olacaktır. Başka türlüsü düşünülemez. Neyse efendim bu inşaat şirketleri ihaleyi alacaktır ve oralarda yeni kuleler yükselecektir. Bunlar için gazetelere, televizyonlara büyük ilanlar verilecektir. Böylece büyük medya grupları çok skandal bir vaka olmadıkça bu inşaatçılarla –haber anlamında- ters düşmemeye özen gösterecektir. (Eğer aralarında ayrıca bir para/pul/reklam meselesi yoksa) Bu arada kat vs gibi meseleler için en büyük patron ile temasta olunacak, pürüzlü meseleler komisyonlardan kolaylıkla geçecektir. (Bkz. Erdoğan Bayraktar’ın 17 Aralık sonrası istifa ederken “Başbakan ne istediyse onu yaptım” demesi) Böylelikle Türkiye’deki merkez sağ hükümetlerin asli işlevi olan rant üretme/dağıtma faaliyetinde yeni bir aşamaya geçilecek, artık parti ve inşaatçılar sisteme tamamen el koyacaklardır. Oluşan rant elbette ki aralarında adil bir biçimde (ya da her ne haltsa o biçimde) bölüştürülecektir. Ancak bir farkla. Bu yeni sistemde inşaatçıların payına zaman zaman Hükümet’in takıldığı konularda omuz verme yükümlülüğü de getirilmiştir. Mesela Hükümet havuz medyası oluştururken inşaatçılardan bir konsorsiyum (havuz) oluşturmalarını ve o medyayı finanse etmelerini isteyebilir. Bunlar sistemin içinde vardır, garipsenmemelidir. O konsorsiyuma katılmayan inşaatçının bileti de kesilir. Hadi selametle denir.
Ali Sami Yen hikayesi de buna benzer bir örnek işte. Kent merkezinde kıymetli bir bölge. Yanında da TEKEL’in eski likör fabrikası var. Niye iki yere birden kuleler dikmeyelim, en rezidanslısından, havalısından? Dikelim elbette. O bölgede küçük bir park bile yok mu? Varsın olmasın. Bize nefes alacağımız yerler lazım değil. Bize bu sistemi, bu çarkı sürdürebileceğimiz yerler lazım. Ne olursa olsun. Yeter ki Kıymetli Bölge’de olsun. Dolayısıyla biz bu stadı alırız kentin dışına atarız.
Neyse efendim ihalesi yapılır, kazananlar aralarında biraz itişirler ama birisi, Hükümet’e en yakınlardan birisi ihaleyi alır. Kuleleri dikmeye başlar. Her türlü hukuki pürüz bir anda halledilir, mesela bu kuleler için 24 saat çalışma izni alınır çünkü efendim işin içinde TOKİ olduğu için bu binayı hastane, okul inşaatı gibi göstermek mümkündür. (Bu arada şunu da hatırlayalım, TOKİ AKP Hükümeti süresince önce Sayıştay denetimi dışına çıkarılmış, sonra alınmış, ancak denetim hayli etkisizleşmiştir)
Nalbandyan’ı gelişi, Demirtaş’ın alkışı..
(agos, 5 eylül 2014)
Mahçupyan konusunda herhalde artık gidilecek bir yer kalmadı. Eleştirilere cevap niteliğindeki son yazısı yeni bir şey söylemiyor ve düşüncelerine klasik bir “solcu antipatisi”nin, oy verme dışında pek bir varlık göstermeyen durağan bir toplum özleminin yön verdiği görülüyor. Türküyle, Kürdüyle, Ermenisiyle AKP’ye muhalefet ediyorsan ve sol bir argüman kullanıyorsan Mahçupyan kibrinden payını alıyorsun. İki mesele var fakat. Birincisi şu:
“Özellikle Hrant’ın öldürülmesinden sonra Ermeni cemaati mağduriyetin merkezine kondu ve pejoratif sol tarafından ‘şefkatle’ kucaklanarak rehin alınmak istendi. Ermenilerin yeni aydın nesli solculaşırken cemaatin temsil yeteneğini de elinden kaçırdı.”
Hrant Dink cinayeti davasında AKP’nin performansına cok kabaca hakim olan birisi bile bu cümlelerden irkilir. Mahçupyan’ın istediği Ermenilerin de, o geniş gerdanlı bakanlar, emniyet müdürleri gibi “Yargının işini yapmasını bekleyelim, yanlış yapan varsa ortaya çıkar” demesiydi herhalde. Davayı ısrarla takip ettikleri ve iktidarı, yargıyı, medyayı adım atmaya zorladıkları; AKP’ye yakın bürokratlar ile Cemaat’in de bir şekilde içinde olduğu “milli mutabakat”ı ifşa ettikleri için “cemaati temsil yeteneği”ni ellerinden kaçırmışlar. Kendi adıma konuşayım, açıkçası bu dava ile ilgili kalem oynatır ve duruşma kapısında dikilirken aklımdan geçen son şey, cemaati temsil yeteneğiydi. Etrafımda da böyle bir şeye tanık olmadım. İnsanlar “adalet”in sağlanması ve devletin bu “Ermeni öldürme” rahatlığı ile artık yüzleşilmesi talebi ile oradaydılar. Kararın verildiği gün Beşiktaş’taki adliyeden Agos’a kadar yapılan yürüyüş ve insanların yüz ifadesindeki umutsuzluk, öfke bunu anlatmıyorsa, ne anlatır bilmem. İkincisi ise şu:
“Ermeni üyeleri de dahil, pejoratif solun aydınları ise Cumhurbaşkanı’nı ayakta alkışlayan Demirtaş’ı, marjinal solun değerini biçen Bayık’ı, çözümle ilgili Çerçeve Yasa’yı bir sözleşme olarak gören Önder’i kınamaktalar..”
Mahçupyan toptancılığı ve basitliğinin alemet-i farikalarından biri de bu. Temelsiz bir laf at ortaya, herkesi bir torbaya sıkıştır. Şu cümlede bile mesela en azından etrafımdaki Ermeniler tarafından yapıldığına tanık olmadığım bir eylem var. Demirtaş’ın alkışını eleştirmek. Ve madem konu buraya geldi iki çift laf edeyim.
Demirtaş’ın alkışını garipsemedim, yadırgamadım. Tek ve basit bir nedenle: rakiptiler. Yarıştılar ve Erdoğan ve kazandı. Demirtaş’ın rakibini alkışlamasında bence yadırganacak bir şey yok. Mutlu olacak bir şey de olmadığı gibi. Benim açımdan konu bu kadar. Fakat gerek eleştirenler, gerekse Demirtaş’ın açıklamalarında bu alkışa fazla bir anlam yüklenmesini yadırgıyorum. Eleştirenler açısından: 30 yıllık, hayli çileli bir mücadeleden bahsediyoruz. Bunu sonucunda Demirtaş bir Kürt olarak, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanlığı için yarıştı ve kaybetti. Bu alkış, bu 30 yıllık mücadelenin uğraklarından biri sadece. Kalkıp da bu yüzden Kürtlerin özgürlük mücadelesine sırt çevirmek herhalde biraz ayıp kaçar. Eleştiri cephesinde konunun bu raddeye varmayacağını tahmin ediyorum, ya da umuyorum diyelim.
Beri yandan bu alkıştan AKP’ye oy veren tabanı da etkileme, onlarla diyalog kurma gibi açılımlar çıkarmaya da gerek yok, bana sorarsanız. Yine o cılız alkışa fazla paye biçiyoruz gibime geliyor. Buradan Kürt siyasi hareketinin oy potansiyeli, geleceği, AKP seçmenlerinden alabileceği oy üzerine büyük tezler çıkarma yanlısı değilim doğrusu.
Mahçupyan konusunda herhalde artık gidilecek bir yer kalmadı. Eleştirilere cevap niteliğindeki son yazısı yeni bir şey söylemiyor ve düşüncelerine klasik bir “solcu antipatisi”nin, oy verme dışında pek bir varlık göstermeyen durağan bir toplum özleminin yön verdiği görülüyor. Türküyle, Kürdüyle, Ermenisiyle AKP’ye muhalefet ediyorsan ve sol bir argüman kullanıyorsan Mahçupyan kibrinden payını alıyorsun. İki mesele var fakat. Birincisi şu:
“Özellikle Hrant’ın öldürülmesinden sonra Ermeni cemaati mağduriyetin merkezine kondu ve pejoratif sol tarafından ‘şefkatle’ kucaklanarak rehin alınmak istendi. Ermenilerin yeni aydın nesli solculaşırken cemaatin temsil yeteneğini de elinden kaçırdı.”
Hrant Dink cinayeti davasında AKP’nin performansına cok kabaca hakim olan birisi bile bu cümlelerden irkilir. Mahçupyan’ın istediği Ermenilerin de, o geniş gerdanlı bakanlar, emniyet müdürleri gibi “Yargının işini yapmasını bekleyelim, yanlış yapan varsa ortaya çıkar” demesiydi herhalde. Davayı ısrarla takip ettikleri ve iktidarı, yargıyı, medyayı adım atmaya zorladıkları; AKP’ye yakın bürokratlar ile Cemaat’in de bir şekilde içinde olduğu “milli mutabakat”ı ifşa ettikleri için “cemaati temsil yeteneği”ni ellerinden kaçırmışlar. Kendi adıma konuşayım, açıkçası bu dava ile ilgili kalem oynatır ve duruşma kapısında dikilirken aklımdan geçen son şey, cemaati temsil yeteneğiydi. Etrafımda da böyle bir şeye tanık olmadım. İnsanlar “adalet”in sağlanması ve devletin bu “Ermeni öldürme” rahatlığı ile artık yüzleşilmesi talebi ile oradaydılar. Kararın verildiği gün Beşiktaş’taki adliyeden Agos’a kadar yapılan yürüyüş ve insanların yüz ifadesindeki umutsuzluk, öfke bunu anlatmıyorsa, ne anlatır bilmem. İkincisi ise şu:
“Ermeni üyeleri de dahil, pejoratif solun aydınları ise Cumhurbaşkanı’nı ayakta alkışlayan Demirtaş’ı, marjinal solun değerini biçen Bayık’ı, çözümle ilgili Çerçeve Yasa’yı bir sözleşme olarak gören Önder’i kınamaktalar..”
Mahçupyan toptancılığı ve basitliğinin alemet-i farikalarından biri de bu. Temelsiz bir laf at ortaya, herkesi bir torbaya sıkıştır. Şu cümlede bile mesela en azından etrafımdaki Ermeniler tarafından yapıldığına tanık olmadığım bir eylem var. Demirtaş’ın alkışını eleştirmek. Ve madem konu buraya geldi iki çift laf edeyim.
Demirtaş’ın alkışını garipsemedim, yadırgamadım. Tek ve basit bir nedenle: rakiptiler. Yarıştılar ve Erdoğan ve kazandı. Demirtaş’ın rakibini alkışlamasında bence yadırganacak bir şey yok. Mutlu olacak bir şey de olmadığı gibi. Benim açımdan konu bu kadar. Fakat gerek eleştirenler, gerekse Demirtaş’ın açıklamalarında bu alkışa fazla bir anlam yüklenmesini yadırgıyorum. Eleştirenler açısından: 30 yıllık, hayli çileli bir mücadeleden bahsediyoruz. Bunu sonucunda Demirtaş bir Kürt olarak, Cumhuriyet tarihinde ilk kez Cumhurbaşkanlığı için yarıştı ve kaybetti. Bu alkış, bu 30 yıllık mücadelenin uğraklarından biri sadece. Kalkıp da bu yüzden Kürtlerin özgürlük mücadelesine sırt çevirmek herhalde biraz ayıp kaçar. Eleştiri cephesinde konunun bu raddeye varmayacağını tahmin ediyorum, ya da umuyorum diyelim.
Beri yandan bu alkıştan AKP’ye oy veren tabanı da etkileme, onlarla diyalog kurma gibi açılımlar çıkarmaya da gerek yok, bana sorarsanız. Yine o cılız alkışa fazla paye biçiyoruz gibime geliyor. Buradan Kürt siyasi hareketinin oy potansiyeli, geleceği, AKP seçmenlerinden alabileceği oy üzerine büyük tezler çıkarma yanlısı değilim doğrusu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)