Çarşamba

Cumhurbaşkanlığı seçimi için gerçek kriterler..

(18 haziran 2014, blog)

Malum, adaylar artık yavaş yavaş netleşiyor. AKP’de beklenti/talep Erdoğan yönünde ise de hala net bir açıklama yapılmadığından ve Süleyman Demirel’in meşhur deyişiyle siyasette 1 hafta bile uzun bir süre olduğundan her an her şey olabilir durumdayız. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun adaylığı medya açısından cazip bir konu olsa da sokakların bundan haberi var mı, emin değilim. Ve zaten belli ki, daha çok konuşacağız. Her neyse. Gelelim konuya.  Yazıda siyaset esnafı diyebileceğimiz AKP, CHP ve MHP açısından Cumhurbaşkanlığı adaylığı kriterleri ne olabilir sorusuna yanıt arayacağız. Ve bunu yaparken kamuoyuna açıklanan görüşlere yüz vermeyip perde arkasındaki gerçek kriterleri anlamaya, haber televizyonlarının meşhur deyişiyle “şifreleri çözmeye” çalışacağız..Mekanizma nasıl işliyor olabilir? Sorumuz bu. AKP ile başlayalım:

-Öyle bir aday olsun ki hem Erdoğan cumhurbaşkanı olsun hem de AKP’de kim başbakan olacak tartışması yaşanmasın.

-Yaşanacaksa o zaman Erdoğan aday olmasın. Ama o zaman kim olsun? Gül? Olmaz. (Ya da dursun bakalım bu bir kenarda.)

-O zaman yine başa dönelim. Öyle bir aday olsun ki Erdoğan cumhurbaşkanı olsun ama AKP başbakanlık tartışmaları içinde heba olmasın. E o zaman kim başbakan olsun? Gül? Olmaz. Hem kendisi istemiyor hem de parti içinde bir sürü adamın ayağı kayacak. İçeride de istemeyen çok.

-E o zaman kim başbakan olsun? Arınç? Olmaz. Yeni ekibe çok ters. Babacan? O da olmaz sanki. Gezi sonrası palazlanan grup rahat edemez. E kim o zaman?

-Hem partiyi dağıtmayacak, hem Gül’ün adamı olmayacak, hem yeni ekipleri huzursuz etmeyecek, hem de seçimde başarılı olacak bir başbakan lazım. Kim peki? Anladığım kadarıyla henüz bulunmadı. Ay sonuna kadar harıl harıl bu konu üzerinde çalışılacak.

Gelelim CHP ve MHP’ye. Orada da kriterler anladığım kadarıyla şöyle işledi.

-Mansur Yavaş işi az kalsın oluyordu. Sarıgül de öyle. Erdoğan nedeniyle insanlar herkese oy verebilecek hale geldiler. Girelim bu topa.

-Ama öyle bir aday olsun ki, çok da kuvvetli bir figür olmasın. Seçilemese bile sonrasında bizi, başkanlığımızı zorlamasın. Hele olur da seçilirse? Mazallah tepemize başkan kesilmesin.

-Parti içi kanatlardan birinin temsilcisi hele, hiç olmasın. Başımıza iş açmayalım. Sonra neme lazım, seçilmese bile iyi oy alır, filan.

-Yani öyle bir aday olsun ki hem ortak aday gibi olsun hem de seçilmediğinde (ki muhtemelen öyle olur) silinsin gitsin, adını bile kimse hatırlaamasın. Biz işime, çorbamıza  bakalım.

-Ama bir yandan öyle bir aday olsun ki herkese pazarlayalım. Şöyle “Bak ne çalım attılar” desinler. “Yahu bu nedir?” diyenlere öyle bir senaryo yazalım ki, “Ulan biz bu işten anlamıyoruz galiba” desinler. Medya ayağını da sağlam tutarsak, bu vartayı da atlatırız.

-Ha tabii biraz da muhafazakar olsun, din işlerinden anlasın. Meydanlarda hiç olmazsa dindarlık işinde Erdoğan’dan zılgıt yemeyelim.

-Ama çok da olmasın. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olsun. Başımızı ağrıtmasın.

-CHP tabanı oy vermeyebilir mi dediniz? Valla Erdoğan öyle bir laf eder ki seçim zamanı, herkes gelip oy verir. Orada sıkıntı olmaz.

Velhasıl. Daha seçimin ilk turu bile yaklaşmadan Cumhurbaşkanı’nı halka seçtirmenin, teorik olarak süper, ancak şu anayasal düzen içinde hayli pürüzlü bir iş ortaya çıktı. En tepedeki çıksa, belli nedenlerle, olmuyor. Başkası çıksa, olmuyor. O vakit durduk yere halkın seçtiği birini tepesine çıkaracak siyaset esnafı, bilhassa da iktidar. AKP koridorlarında şu seçenek bile şakayla karışık tartışılıyorsa hiç şaşmam: “Halkın seçmesi işinden geri dönüş yok mu allasen?”

Cuma

Epey alamet belirdi..

(agos, 23 mayıs 2014)

Bilhassa son yıllarda etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz? En azından kendi adıma şunları görüyorum: devlet-sermaye-parti birlikteliği, bu üç gücün içiçe geçmesi. Parti ile işbirliği yapmayan sermayenin yaşam sahasının daralması, buna mukabil parti ile işbirliği içinde olan sermayenin imtiyazlı bir konuma gelerek devlet katında itibar görmesi. Her türlü mali ve hukuki denetimden uzak oluşu. Parti-devlet-sermaye arasındaki insan geçişliğinin son derece rahat, kolay ve yadırganmaz oluşu.
Devam edelim. İktidar ile aynı frekansta olmayan kişi ve kurumların “siyaset” yapmaktan alıkonmak istenmesi. Bir demokratik ülkenin sacayaklarından olan (görüşlerini beğenelim, beğenmeyelim) yargı, STK, sendikalar gibi kurumların iktidarı eleştirdiklerinde “siyaset” yapmakla suçlanması ve anında “madem öyle parti kurun siyasete girin” talebiyle/azarıyla karşılaşmaları. Açıkçası, burada iktidarın özlediği hayat, bildiğimiz orman kanunlarının geçerli olduğu hayat oluyor. Bir kere oy üstünlüğünü ele geçiren iktidarın, işi “güçlüyü dengelemek” olan kurumları “siyaset” yapmaya, daha doğrusu oy yarışına davet etmesi, güçlü olanın güçsüz olanı boğduğu, tüm hakimiyeti elinde tuttuğu ve muhaliflerine kendi uygun gördüğü bir alanda yaşama izni verdiği, bunun sınırlarını güçlünün belirlediği bir sistemin özlemidir. Bu haliyle güçsüzün de kendini teminatta hissedeceği bir rejimle ilgisi yoktur. Demokrasiden çok, faşizme yakındır.
Devam edelim. İktidarın “sevmediği” grupların gösteri yapma hakkının elinden alınması. Bilhassa kentin belli alanlarının gayrı-hukuki biçimde protesto gösterilerine kapatılması, buralarda gösteri yapmaya kalkan grupların gazla, tazyikli suyla, devlet terörüyle dağıtılması. Buralarda gerekçesiz gözaltılara gidilmesi. Evet gerekçesiz çünkü sonuçta protesto ya da gösteri hakkını kullanan bir yurttaşın gözaltına alınması hukuksuzluktur. Dolayısıyla alenen hukuk dışına çıkılması, hukukun çiğnenmesi, partinin çıkarları için deforme edilmesi.
Hukuk demişken..Her türlü siyasi krizin, iktidarın hegemonyasını genişletmek için kullanılması. Emniyet ve yargıya Hükümet’e, partiye bağlı insanların getirilmesi, üstelik bunun alenen yapılması. Partiye bağlı olmayan memurların sürülmesi, açığa alınması. Bu yönde yapılacak itirazların partiye ve Hükümet’e karşı olmakla suçlanması, bunun otomatikman bir “suç” haline gelmesi. Parti ve Hükümet çevresindeki bir kliğin büyük yolsuzluk iddialarının odağında olmasına rağmen soruşturmayı yürütecek savcı ve yargıçların –ikna edici olmayan gerekçelerle- görevlerinden alınması, böylece bu kliğin çevresinde bir zırh oluşturulması.
Ülkenin istihbarat teşkilatının tamamen Hükümet ve parti için çalışan bir aygıt haline getirilmesi. Teşkilatın çevresine yargı ya da denetleme ağına takılmaması için geniş ve kalın bir zırh örülmesi. Teşkilatın hayli şüpheli faaliyetlerine engel olan diğer devlet kurumlarının “vatana ihanet”le yargılanabilmesi.
Ülkedeki medya kurumlarının büyük bir kısmının kah mali şantajla, kah isteyerek Hükümet/parti yanında hizalanması, medya kuruluşları üzerinde bir tür korku rejimi yaratılması.
Polis gücünün sadece muhalifleri değil toplumun büyükçe bir kesimini sindirmesi, Soma faciasından sonra protesto gösterisi yapan insanlara dahi büyük bir hınçla saldırılması, bu insanların neredeyse suçlu çıkarılması. Küçük çocukların dahi gözaltına alınması. Polisin sadece siyasette değil günlük hayatta da dizginlenemez bir şiddetin aktörü haline gelmesi.

Perşembe

Bu kara, kimin karası?

(agos, 16 mayıs 2014)

Bu yazı yazıldığında Soma'daki özel şirkete (Soma Holding) ait kömür ocağında yaşanan patlama sonucu ölenlerin sayısı 245 olarak açıklanmıştı. Ve ocakta kalan 100'ü aşkın kişinin dışarı çıkarılmaya çalışıldığı bilinmekte, umutlar da gitgide tükenmekteydi. Yani, tarihimizin en büyük maden faciası ile karşı karşıya olduğumuz artık ortaya çıkmıştı.
Evet söylenecek çok şey var. Yangın (daha doğrusu ne olduğu hala anlaşılamayan vaka) duyulduğu andan itibaren gözlerimizle gördük ki Hükümet alenen bilgiyi sakladı, gerçek rakamları telaffuz eden belediye başkanları bir süre sonra ortadan kayboldu, bu bilgiyi canlı yayında elde eden kanallar bir süre sonra yeniden "resmi rakamlar" hizasına çekildi. Bir anda "resmi rakam" fetişizmi yaratıldı, devlet, yani AKP bir kez daha bilgi dolaşımının, medyanın üzerine tüm gücüyle oturdu. Bilgiye yine sosyal medyadan, Twitter'dan ulaştık.
Öte yandan aynı saatlerde CHP'nin geçtiğimiz haftalarda tam da Soma'daki madenlerde meydana gelen kazalar için Meclis'te bir araştırma önergesi verdiği ortaya çıktı, üstelik bu önergenin AKP'li vekillerin oylarıyla reddedildiği görüldü. Hatta bir AKP milletvekilinin (Şamil Tayyar) "Muhalefet gündemi tıkamak için eften püften önergeler veriyor" dediği hatırlandı. Bu tavır Başbakan Erdoğan tarafından da paylaşıldı, patlama sonrası.
Facianın ilk dakikalarında yetkililer ve bakanlar ölenleri "şehit" olarak andı. Böylece bu cinayete bir mistifikasyon katıldı, muhtemelen ölenlerin yakınlarının ve bölgedeki insanların gönlünün okşanacağı düşündüler, şu katliama bile böyle küçük hesaplar karıştırıldı, en yüksek makamlardan.
Beri yandan bu şaşırtıcı da değil. Zira bu Hükümet bundan önceki kazalarda ölenler için "güzel öldüler" demiş, "ölmek bu işin fıtratında var" diye buyurmuştu, hatırlanacaktır. Bu bir kez daha yinelendi, Başbakan "bunlar olağan şeyler" havasında konuştu. Utandık.
Madenden sağ çıkabilen işçiler ise kolaylıkla tahmin edilebileceği gibi düzgün bir denetim yapılmadığından, denetim öncesi Ankara'dan gelen bir telefonla üretimin yavaşlatıldığından  bahsettiler.
Patlamadan 24 saat sonra bile madende kaç kişinin kaldığı tam olarak bilinmiyordu. Daha doğrusu Hükümet elindeki bu sayıyı paylaşmıyordu, bilginin şirketten geldiği gerekçesiyle. Bu gerekçenin mantıksızlığı bir yana "gerçek sayı acaba kayıt dışı işçi çalıştırıldığı için mi bilinemiyor" sorusu dolanıyordu ortada.
Bu arada hastane önünde işçi yakınları saatler boyunca bir bilgi kırıntısı için çaresizce beklemekte, kimseye ulaşamamaktaydı..
En mühim ve yanıtlanmamış soru ise şuydu: Yüzlerce işçi neden ölmüştü? Trafo patlaması mı yangın mı olduğu bilinmeyen vaka nasıl oluyor da bu kadar işçinin ölümüne sebep oluyordu? Madende trafoların yangın geçirmez maddelerle kaplı olması gerektiği bilinmekteyken.Ya da aşağıda ne olduğunu gerçekten bilen biri var mıydı ortalıkta?Patlamanın üzerinden  24 satten fazla bir vakit geçmişken bu sorunun cevabı bilmemekteydik..

Erdoğan’ın 24 Nisan açılımı ve “ama”lar..

(agos, 24 nisan 2014)

23 Nisan Çarşamba günü internet sitelerine düşen açıklama gerek Türkiye’de, gerek diaspora ve Ermenistan’da, gerekse dünya başkentlerinde dikkatle okundu ve not edildi. Buna hiç şüphe yok. Ve elbette dünden beri en çok merak edilenlerden biri diaspora’nın, Ermenistan’ın ve Türkiyeli Ermenilerin ne dediği.
Kendi adıma konuşabilirim elbette. Şöyle başlayayım. Açıkçası 2015’e doğru Türkiye’nin kimi diplomatik hamleler yapmasını bekliyordum. Buna bazı açılımlar da dahil olabilirdi. Bu, gelebilecek açılımların ilk hamlesi muhtemelen. Bunu bu kadar spektaküler olmayan kimi hamleler de izleyebilir. Zira AKP hepimizin bildiği gibi pragmatist bir parti ve resmi görüşün genel doğrultusundan ayrılmamak kaydıyla gerekli gördüğü durumlarda bazı hamleler yapabiliyor ve zamanlamasını da iyi ayarlayarak bunu devasa bir hamle gibi sunmayı iyi beceriyor.
Gelelim metne. Her şeyden önce, bir Başbakan’ın ilk kez böyle bir açıklama yaptığını elbette not düşmek ve önemsemek gerekir. Cumhuriyet tarihini düşündüğümüzde kritik bir dönemeçte, kritik bir adımdır. Keza dilenen taziye de önemlidir. Bu taziyenin karşılıksız bırakılmaması gerekir. Ama..Evet epeyce bir “ama”larımız var.
Birkaç önemli noktaya değinmeden olmaz. Ki bunlar 1915 ile yüzleşme meselesinde önemli noktalardır, hatta meselenin temel dayanaklarıdır. Öncelikle şu ifadeye bakalım
“Türkiye Cumhuriyeti hukukun evrensel değerleriyle uyumlu her düşünceye olgunlukla yaklaşmaya devam edecektir. Fakat 1915 olaylarının Türkiye karşıtlığı için bir bahane olarak kullanılması ve siyasi çatışma konusu haline getirilmesi de kabul edilemez.”
Burada kastedilen kesimin aslına bakılırsa bilhassa gerçek bir yüzleşme için çabalayanlar olduğunu anlamak zor değil. Dolayısıyla bu ifade bu konuda neyi söylemenin meşru olduğunu, neyi söyleminin meşru olmadığını hala Türkiye’nin belirlemek istediğini ortaya koyan bir ifade oluyor. Şu cümlelere de yakından bakmakta fayda var:
“Her din ve milletten milyonlarca insanın hayatını kaybettiği I. Dünya Savaşı esnasında, tehcir gibi gayr-ı insani sonuçlar doğuran hadiselerin yaşanmış olması, Türkler ile Ermeniler arasında duygudaşlık kurulmasına ve karşılıklı insani tutum ve davranışlar sergilenmesine engel olmamalıdır.”
Bence metnin en kritik bölümlerinden birisi burası. Dikkat edileceği gibi mesele evet gayri insani olarak nitelenmekle birlikte olup bitenin failinden ve nedenlerinden söz edilmiyor. Sanki kendi kendine olmuş, kimsenin karar almadığı, kimsenin o kararları uygulamadığı bir vakadan söz ediyoruz. Bu da bizi “sorumluluk” meselesine getiriyor. Denebilir ki Osmanlı döneminde İttihat Terakki cemiyetinin işlediği bir cürümden Türkiye Cumhuriyeti neden sorumlu olsun? Ancak şunu akılda tutmalıyız. Bu “sorumluluk” 99 yıl boyunca inkar edildi. Dolayısıyla bu soykırımın failsiz, amaçsız, nedensiz ve kendine kendine olmuş bir olay gibi sunulması, orta yerde nemli bir mesele olarak duruyor. Yine metindeki “20. yüzyılın başındaki koşullarda hayatlarını kaybeden Ermeniler” ifadesi de bu bahsettiğim mantığın bir örneği. Yine failsiz, sanki Ermeniler bir doğal afette ölmüşler gibi bir yaklaşımın olup biteni anlamaya yardımcı olmayacağını söylemek gerek.
Metnin devamında gördüğümüz “ortak komisyonlar kurulsun” ifadesi de doğrusunu isterseniz Türkiye’nin klasik pozisyonunu aslında terketmediği anlamına geliyor. 1915’te olanlara hala “araştırılacak, doğrusu neyse bulunacak” bir mesele olarak bakılması; malları gaspedilmiş, ülkesinden sürülmüş ve 60 binlik sembolik bir azınlık haline düşürülmüş bir halkın torunları için öyle devasa bir açılım değil. Bunu da akılda tutalım derim. Ve yine bu metnin bir yüzleşme ya da  en önemlisi bir “özür” anlamına gelmediğini de bilelim.

Çarşamba

Taziyeden sonra manzara..

(agos, 30 nisan 2014)

Haftayı Başbakan Erdoğan’ın 24 Nisan açılımının yansımaları izleyerek geçirdik diyebiliriz herhalde. Doğrusu 25 Nisan’dan itibaren oluşan hava, gerek AKP çevreleri gerekse Ermeni cemaatinden kimi çevreler açısından biraz ölçüsüz oldu denebilir, sanırım.
AKP çevrelerinden başlayabiliriz. AKP’ye yakın medyada Cuma ve Cumartesi günü gördüğümüz başlıklar, manşetler, Hükümet’in ve ideologlarının yine kendilerini bir dev aynasında gördüklerini ortaya koydu. Evet, geçen hafta da altını çizdiğimiz gibi bu adımın önemli ve olumlu bir adım olduğu ortadadır ancak 99 yıl sonra gelen bir taziye ile Erdoğan’ın hemen Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmesinde bir, nasıl desek, acelecilik olsa gerek. Denecektir ki bunu önerenler arasında Ermeni cemaatinden isimler de var. Hatta gazetelere verilen şu  meşhur ilanı da atlamamak lazım diyenler çıkacaktır.
Evet sevimsiz bir örnek olacak ama doğrusu o ilk ilanı gördüğümde aklıma ASALA eylemleri karşısında bir tepki olarak Taksim Meydanı’nda kendini yakan Artin Penik  geldi. Birkaç gün hastanede can çekişen Penik, odasını dolduran gazetecilere devletin epey beğeneceği türden açıklamalar yapmış, yurtdışındaki, bilhassa Fransa’daki Ermenileri sert biçimde eleştirmiş, hatta ağır bir yanık derecesiyle yattığı hastanede o haliyle söylediği sözler kameraya alınmış, BM’ye gönderilmişti “işte Ermeni bir vatandaştan teröre karşı açıklamalar” diye.
Bu hayli karmaşık ruh halini değil belki ama, Türkiye’deki bir azınlık mensubunu buraya sürükleyen denklemi bir parça da olsa anlayabildiğimi sanıyorum. Böylesi sert ve kesif bir çoğunluk-azınlık denklemi, böylesi yoğun bir inkar, böylesi bir mağduru suçlu çıkarma, onu bıçak sırtında yaşatma politikası, köşeye sıkışmış, sıkıştırılmış bir cemaatte bu tip reaksiyonlar yaratabilir. Yıllar yıllar boyunca usandırıcı biçimde tekrarlanan o resmi görüş, sadece çoğunluğu değil azınlığı da hizada tutmak için imal edilmemiş midir?
Dolayısıyla Erdoğan’ın 24 Nisan açılımını biraz da bu can sıkıcı ve boğucu denklem içinde değerlendirmek mümkün. Yıllar sonra gelen bir taziyeye ölçüsüz tepkiler verilebilir, cari resmi görüş ile ters düşmek istenmeyebilir, o büyük resmi görüş/çoğunluk denizi içinde kaybolmak istenebilir ya da basitçe böyle bir taziye kimileri için gerçekten de olağanüstü, devasa bir adımdır, böylece tüm sorunlar hallolmuştur. Kimbilir konu bir kez daha gündeme gelmez artık. Bunların hepsi mümkün ve en azından benim açımdan şaşırtıcı değil. Kamusal alandaki çoğunluk-azınlık, daha da açacak olursak Türk-Ermeni ve en az bunun kadar önemli olan Müslüman-Hıristiyan eşitsizliğinin medyaya, kamusal dile, günlük hayata nasıl yansıdığını biraz biliyorsak bu tepkileri şaşırtıcı bulmamalıyız. Hatta ve hatta burada bir sorun görmeliyiz belki de. Zira o kimseye farkettirmeden, dikkat çekmeden yaşamayı seçenler eski klasik devlete verdikleri reaksiyonların aynısını bu yeni devlete de veriyorlarsa, orada bir problem var, daha doğrusu varolan o problem hala çözülmemiş demektir. 
Gelelim AKP çevrelerinin tutumuna. Açıkçası zaman zaman “ben taziye diledim, görmeye gelin” esprisinde ilerleyen yansımalar ilerisi için biraz umut kırıcı mahiyetteydi. 2 gün sonra gün Milliyet gazetesinin manşetine yansıyan ve parti içi bir toplantıdan yansıyan kulis bir bilgi olduğu anlaşılan, Erdoğan’ın söylediği “Top artık onların sahasında” sözleri, geçen hafta altı çizilen “insani” yaklaşımın üzerinde bir soru işareti yarattı. Bu adımı göklere çıkarmak için cemaat içinde destek bulunabilir ve verilen bu desteklerle AKP attığı bu adımı bir tür çarpan etkisiyle varolduğundan çok daha devasa bir adım gibi gösterebilir. Bunlar mümkündür ve siyasette  böyle şeyler vardır. Ancak madem ki işe “insani” bir adımla başladık, taziyeye uygun bir ağırbaşlılık içinde ilerlemekte fayda var diye düşünüyorum.

Salı

Eskisiyle, yenisiyle devletin Taksim taassubu

(22 nisan 2014, agos.com.tr)

Türkiye’de yaşıyorsanız ve bir yerinden şu yazı/çizi işine bulaştıysanız hayatınız boyunca aynı yazıyı yazmak zorunda kalabilirsiniz. Bilhassa belli konularda. 1 Mayıs da işte bunlardan biri. Tamam AKP  1 Mayıs’ı resmi tatil ilan etti ve 3 yıl boyunca Taksim’de kutlanmasına ses çıkarmadı. Ama  “devlet” dediğimiz kurumun tüm ceberrutluğunu ve boğuculuğunu belli alanlarda devralan AKP’nin burada da klasik şablona dönmesi uzun sürmedi. Fakat tabii zaman değiştiği için gerekçeler de değişiyor. Doğrusu neyin değiştiği, ama daha da önemlisi neyin değişmediği üzerine biraz kafa yormaya değer bir konu bu.  
Başlıkta devletin taassubundan bahsettik. Nedir o? Çok kabaca tarif edersek, bilhassa 12 Eylülcülerin zihniyetinde tüm berraklığıyla gördüğümüz bir güvenlik paranoyası, ama asli olarak toplumu “siyaset”ten arındırma takıntısıdır. Toplum tamam, elbette ki seçimden seçime oy vermeli, milli irade tecelli etmelidir ama aslında “siyasallaşmamalıdır” ve iktidar sahipleri en gür sesleriyle her şeyin doğrusunu halka anlatmalıdır. (Otoritenin ta o zamanlarda da şuna buna “siyaset yapmayın” demesini hatırlayın) 12 Eylül’ün zihinsel düzeyde yapmaya çalıştığı biraz da buydu. Ve bunun bir adım ötesi de “mekan”ların siyasetten temizlenmesiydi. Çünkü toplumsal ve siyasal alanda mekan hayatın bir parçasıdır ve yaşananla, tarihle bir bütünlüğü ifade eder. Yani tarih, hafıza aslında mekan olmadan olmaz. Fail için de mağdur için de mekan bu yüzden önemlidir. İktidar olarak  onu o büyük gerçeklikten çekip kopardığınızda, hayli kritik bir hamle yapmış olursunuz. Dolayısıyla üçüncü ayağa geliyoruz. “Zaman”a. Bu zihniyette zaman yani hafıza da siyasetten temizlenmelidir. Tam bir arınma böyle sağlanabilir ancak.
Bu zihniyetin hakim olduğu yıllar boyunca, işte tam da bu “arındırma” işlemine direnenler  1 Mayıs’ı tekrar Taksim’de kutlamak için mücadele ettiler. Ve bu epey zorlu geçen direniş sonucunda alanı tekrar kazandılar. Böylece “mekan”ı ve “zaman”ı da kazanmış oluyorlardı ki aynı bir insan gibi, bir toplum için de çok önemlidir. Gerçeği (kendi hatalarını da  bir daha düşünerek) ancak böylece tekrar kurabilir.
Peki 12 Eylül zihniyeti niye bu kadar direnmişti? Direnmişti çünkü silmeye çalıştıkları şey, 12 Eylül öncesinde, toplumun siyasallaşması, devletin/otoritenin çizdiği çerçevenin dışına çıkması idi. Bir balta ile keser gibi bunu kesmişlerdi ve dipte bir yerde en küçük bir filizin bile yeşermesine tahammülleri yoktu. Ve mazallah 1 Mayıs yine Taksim’de kutlanacak olursa bütün o “arındırma” çabaları boşa gidebilirdi. Taksim zamandan ve mekandan koparılmalıydı.
Bunu bilmek ya da meseleye bir de böyle bakmak, şu günlerde yaşadığımızı anlamlandırmayı da kolaylaştırabilir. Dolayısıyla artık bugüne gelebiliriz. AKP yazının başında da hatırlattığım gibi o dönemki genel politika içersinde o adımları attı. Ancak buradan  geri dönmesi uzun sürmedi. Şurası önemli: Bu geri dönüş iki aşamada oldu. Ki bilhassa ikinci aşamada en azından zihniyet olarak olarak 12 Eylül ile nasıl buluştuklarını da göreceğiz. Ama önce ilk aşama.
Geçen yıl da o şedit ve gaz bulutlu 1 Mayıs’ta yazdığım gibi (“Derin devletle değil, otoriter kapitalizmle”, Agos, 2 Mayıs 2013) masada ilk aşamada Taksim’i süregiden kentsel dönüşüm planları çerçevesinde siyasetten , hayattan kurtarıp daha steril bir hale getirmek ve ucuna da bir AVM kondurmak vardı. Bu plan tek başına, başıboş bir plan değildi elbette. Olan biteni Tarlabaşı ve benzer semtlerdeki “doku değiştirme” operasyonları ile birlikte düşündüğümüzde tablo daha net ortaya çıkıyordu. AKP düzensiz, kontrol edemediği, dünya görüşlerinden, yaşayış tarzlarından hazzetmediği toplulukları kentin belli yerlerinden sürüyor, ya da etkisizleştiriyor, buraları steril ve hayalindeki yeni AKP toplumunun rahatça yaşayabileceği, onların olacak mekanlar haline getirmek istiyordu. Dolayısıyla yine bir mekan ve zaman operasyonuna girişmek şarttı. İstanbul’dan ve hayattan kopuk o beton çölü, öyle de görebiliriz.
Zaten Gezi Parkı’na kışla şeklinde AVM kondurma işi de bu planın bir ayağıydı. Ve aynı zamanda yukarıda bahsettiğim birinci aşama ile ikinci aşama arasındak kırılma noktasıydı. Çünkü Gezi direnişi ile birlikte yukarıda bahsettiğim 12 Eylül zihniyetiyle o büyük otoriter buluşma gerçekleşti. Şöyle ki: Gezi direnişi’nin kendisini değil, (bu konuda çok şey yazıldı zaten) devleti/otoriteyi temsil eden AKP’de yarattığı tahribatı, etkiyi düşünebiliriz burada. Ve şunu akılda tutabiliriz. Türkiye’de cari devlet, hele ki otoriter ve topluma neyin doğru olduğunu söyleme geleneğinden geliyorsa, toplumun genişçe bir kesiminin siyasallaşmasını, siyasal alana müdahale etmesini, bir özne haline gelmesini, alternatif, kontrol edemediği bir alan, en önemlisi özerk bir “söz” (1) kurmasını istemez. Bundan hazzetmez. Açık konuşalım: bundan nefret eder. Daha da açık konuşalım: delice bir hınç duyar.

Cuma

Bu yılın 24 Nisan menüsü..

(agos, 18 nisan 2014)

Yine bir 24 Nisan yaklaşıyor ve  ne ilginçtir devletin, kurucu otoritenin temel çizgilerini devralan siyasal İslamcı siyaset, bu konuya laubalice yaklaşmayı beceriyor.
Evet neredeyse her yıl olduğu gibi yine bir tasarı ABD Senatosu Dış İlişkiler Komitesi’nde kabul edildi. Tasarının genel kurul gündemine gelmesi beklenmiyorsa da devlet, hükümet ve bunları temsil eden tüm kurumlar/eski ve yeni merkeziyle medya, klasik reaksiyonlarını bir ton düşük de olsa verdiler. Ancak bu yılki kampanya AKP-Cemaat kavgası gölgesinde yapılmakta ve tam da bu yüzden işler iyice sevimsizleşmekte. Cumartesi günü Yeni Şafak gazetesinde yayınlanan haber hayli ilginçti mesela. “Bir bu eksikti” manşetiyle gazeteye birinci sayfadan giren haberin spotunda şunlar yazıyordu: “Cemaat rayına giren Türk Ermeni ilişkilerini hedef aldı. Senatör Menendez gündemde olmayan soykırım tasarısını kongreye taşıdı. Cemaatin oylamadan bir gün önce Menendez’i ağırlaması dikkat çekti.”
Bu, meselenin ne olduğunu anlamanın, anlatmanın yakınından bile geçmeyen, böyle bir mesele için geliştirilebilecek en kaba yaklaşım. Şimdi, şunu bilemem: Cemaat bu senatör ile içli dışlı mıdır, değil midir. Fakat bu tasarı 80’lerden beri her yıl gündeme gelir ve Türkiye tüm resmi kurumlarıyla her yıl benzer reaksiyonlar gösterir. Dolayısıyla Cemaat böyle bir girişimde bulunsa da bulunmasa da, bunun olacağı belli.
Dolayısıyla 1915 gibi hayli ağır bir meseleyi artık iyice süflileşen kavganıza meze etmek –ki bu, Cemaat için de geçerli- doğrusu insanı büyük bir karamsarlığa sevkediyor. Ve fakat  meselemiz elbette bununla bitmiyor. Mesela baştaki “Rayına giren Türk Ermeni ilişkileri” ifadesi nedir ben anlamadım ve merak içindeyim. Türkiye’nin yanlışlarla dolu, Neo-Osmanlıcılık ihtiraslarıyla malul Suriye politikası yüzünden yerinden yurdundan olan Kesab Ermenileri nedeniyle mi rayında acaba Türk Ermeni ilişkileri? Yoksa Hrant Dink’e de hayatı dar eden Ergenekon örgütünün Cemaat ile kapışma neticesinde neredeyse temize çıkarılması nedeniyle mi? Yoksa Hrant Dink cinayeti davasında müthiş mesafeler alındı, davada neredeyse herkesi tatmin edecek bir neticeye gelinmek üzere de, bizim mi haberimiz yok? Hepsini geçtim 24 Nisan tarihine şu yukarıda gördüğümüz resmi görüşü tahkim edici yaklaşım yüzünden mi? En önemlisi: ilişkilerin “rayında” gitmesinin temel şartı soykırım meselesinin açılmaması mıdır?