Cuma

“Milli irade” ile Diyanet arasında..


(agos, 8 haziran 2012)


Kürtaj meselesine devam etmekte fayda var, çünkü konu ciddidir. Son bir haftada önemli gelişmelere tanık olduk. AKP kürtajı fiilen yasaklayacak bir yasa için hazırlıklarını sürdürürken AKP ile gayet uyumlu bir profil çizen Diyanet İşleri Başkanı Mehmet  Görmez kurumun kanaatini açıkladı ve “Ceninin kendine ait bir hayat hakkı vardır. Gebe anne ‘beden benim değil mi?’ diyemez. Bebeğin gerçek anlamda sahibi değildir. Ne annesinin ne de babasının onun üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi onun hayatını üzerinde sonlandırma yetkisi de yoktur” dedi.
Diyanet işleri kestirip atmış, “kürtaj cinayettir” diye.. Bunu ne zaman yapmış? Siyasi iktidar, durduk yere –mevcut durumda tüm Batı dünyası  ile uyumlu bir şekilde 10 haftaya kadar izin verilen- kürtajı yasaklama girişimi başlattığında. İlk önce şunu bilelim: Diyanet bu tavrıyla yasama faaliyetine bir katkıda, hatta öneride, hatta ve hatta müdahalede bulunmuştur. Konu her ne olursa olsun. Bu bir kere devletin din karşısındaki nötr –olması gereken- konumuyla en baştan çelişmekte ve büyük bir problem yaratmaktadır.  İkinci olarak her ne hikmetse siyasi iktidarla gayet uyumlu bir öneride bulunmuştur. Diyanet İşleri burada siyasi iktidarın bir “parçası” gibi davranmaktadır.  En azından algı budur. Oysa biz biliyoruz ki –bu haliyle bile problemli olmakla birlikte-  Diyanet İşleri’nin  fonksiyonu din görevlisi kadrolarını düzenlemek ve vatandaşın din kültürü hakkındaki ihtiyaçlarına cevap vermektir. Yasama faaliyetine karışamaz, karışmamalıdır. Üçüncü olarak –hele ki- dini olmayan bir konuda kesin, tartışılmaz, fetva gibi algılanacak hükümler  vermemelidir.  Zaten Diyanet işleri kendi sitesinde kendisini şöyle tarif etmiştir:
“Laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek (Anayasa md. 136), İslam Dini'nin inanç, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek. (633 S.K. md.1).” (abç)
Meselemiz bununla  da bitmedi.  Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, aynı gün, İl Müftüleri Semineri’nde yaptığı konuşmada Diyanet’in mevcut halinin de  problem yarattığını söyledi. Şöyle dedi Bozdağ:
“ (mevcut Anayasa’da)  görevini yaparken 'laiklik ilkesi doğrultusunda görev yapar' diye bir görev tanımı  yapılıyor. Yani laikliğin izin verdiği kadar din anlatımına, laikliğin izin verdiği kadar hizmete izin veren yapı var.. Bu müdahaleci bir laiklik anlayışıdır, doğru bir şey değildir. Kurum görevini laikliğe göre değil, Kuran ve sünnete göre yapmalıdır..”  
Bozdağ bu sözlerinin yankı uyandırması üzerine ertesi gün şunları söyledi:  “Anayasanın 136. maddesine baktığımızda orada bir müdahaleci laiklik anlayışını görüyoruz. O fevkalade yanlış. Biz onu ifade ettik. Söylediğimiz şey bundan ibarettir. Laikliğe aykırı bir hükmün laikliğe uygun hale getirilmesi esastır.”
Bozdağ bu sözleriyle mevcut çarpık hali gidermek istediklerini ima ediyor olsa da ilk demeci pek de bu yönde değil. Zira mevcut çarpıklığı gidermenin en iyi yolu Diyanet’i ya sadece idari bir kurum haline getirmek ya da Alevileri ve diğer dinleri de kapsayacak şekilde revize etmek.  O sözlerde bunlar yok.

Salı

“Kadın” üzerinden görülen hesaplar



(agos, 1 haziran 2012)

Başbakan Erdoğan’ın Uludere’de özür dilememek adına ortaya attığı kürtaj konusu,  gayet ciddiye bindi. Konuyla ilgili bir yasa hazırlanıyor, mevcut durumda 10 haftaya kadar verilen kürtaj izni 4 haftaya indiriliyor. Ki bu zaten fiilen kürtajı yasaklamak demek, çünkü 4 haftada hamileliğin bile anlaşılması çok zor, nerede kaldı kürtaj işlemine geçmek. AKP zaten bu konuda hayli rahat olduğu için “gerekirse yasaklarız” aşamasına da hemen geçiverdi. Demeçlerden anladığımız, tecavüz gibi durumların yasa kapsamına girmeyeceği yönünde.
Basitçe, erkeklerin toplum tasarımının kadın üzerinden görüldüğü klasik bir vaka ile karşı karşıyayız. Hiç şüphe yok , bu yeni yasaklamaya destek verecek kadın sayısı az değildir. Ancak sonuçta kadın bedenini ilgilendiren bir durum ile karşı karşıya olduğumuz muhakkak. Ve bu, üzerinde ciddi biçimde durulması gereken büyük bir sorun.  Dolayısıyla  erkek/dünyevi otoritenin kadınla ilişkisine biraz daha yakından bakmak gerekiyor.
Burada iki yönelim var. İlki, dini gerekçeler. İkincisi ise dünyevi,  yani kalabalık bir nüfus olma gayreti, özlemi. Bunların ikisinin de “erkek/dünyevi otoriteler” tarafından tanımlandığını aklımızda tutalım. Denecektir ki, dini gerekçe nasıl dünyevi otoritenin işi oluyor? Biraz geriye gitmek gerekecek.  Kürtaj konusunu mesele eden Hıristiyan Katolik dünyanın tarihine bakmak gerekiyor yani. Çünkü bu kürtaj meselesinin telif sahibi esasen Hıristiyan Katolik dünyasıdır.  O dünya içinde oluşmuş, serpilmiş diğer dinleri de etkilemiştir. Oluşma aşaması ise kabaca Ortaçağ’a, yani Papalık otoritesi ile Avrupa’daki Hıristiyan siyasi otoritenin güç mücadelesine girdiği döneme denk gelir. Bu dönemde Katolik otoritenin, bilhassa cinsellik konusunda hayatın bütünü kapsayan son derece mutaasıp bir baskı kurduğunu biliyoruz. Hatta ve hatta Katolik otorite, cinsel ilişki pozisyonlarını bile kendisine mesele etmiş, sadece çocuk yapma amaçlı pozisyonu meşru görerek, diğer pozisyonları mahkum etmiştir.  Meşhur “misyoner” pozisyonunun ismi de buradan gelmektedir zaten. Dini otorite tarafından önerilen pozisyondur. Papalık kurumu  Ortaçağ’da meseleye bu kadar detaylı yaklaşıyordu yani. Konudan uzaklaşır gibi olduk ama bunlar aslına bakılırsa konumuzla hayli ilgilidir. Zira sadece kadın değil insan bedeni üzerinde de dini otoritenin ne derece tahakküm kurabildiğini gösterir.

Pazartesi

Medya Klara’yı neden çok sevdi?


(agos, 25 mayıs 2012)


"ABD'de Ermeni Soykırımı Araştırma Merkezi'nin (Armenian Genocide Recource Center), Internet sitesinin manşetinde bir yazı:
'To be Armenian In Turkey' (Türkiye'de Ermeni Olmak)
1915 Ermenileri adlı blog'unda aynı yazı.
Ve birçok Türkiye karşıtı, Ermeni sitesinde."

Funda Özkan’ın Klara Yeteroğlu vakasını haberleştirdiği köşe yazısı böyle başlıyor. Klara’nın kompozisyonu birçok Türkiye karşıtı Ermeni sitesinde haber olmuş. Yazıyı birinci sayfadan manşetten duyuran Akşam gazetesini yazı işleri de farklı bir dil seçmedi.  Gazeteye göre kompozisyon, radikal Ermeni sitelerinde manşet olmuştu.  Bu tip her vakada olduğu gibi tıklanma rekorları kırıyordu. Aynı gün bütün haber siteleri Akşam’ın haberini bu klişelerle sayfalarına taşıdılar, ilgiyi gören gazete, hemen Klara, annesi ve babasını gazeteye davet etti, onlarla yapılmış bir söyleşiyi ertesi gün birinci sayfadan yayınladı. Habertürk de konuya ilgisiz kalmamış, ertesi gün birinci sayfadan Klara’nın hikayesini işlemişti. Medya Klara’yı çok sevmişti. Fakat meselemiz,  tam da medyanın Klara’yı sevmesidir, ve bu şekilde sevmesidir,  aslına bakarsanız.

Ne diyordu Klara, Darrüşafaka Lisesi’nin “Ahmet Rasim Yaşıyor” başlıklı kompozisyon yarışmasında? Okudunuz defalarca o yüzden altını çizmek istediğim kısmını alıyorum:

“Son yıllarda ülkemizde meydana konmak istenen bazı kavgaları ve anlaşmazlıkları görünce aklıma sorular geliyor. Neden yüzyıllarca bir arada yaşayan bu iki dost topluluk birbirine düşürülmek isteniyor? Acaba ben hangi tarafta olmalıyım? Ya da bir tarafta olmak zorunda mıyım?
(...)Bence sorun yine dış kaynaklı güçler. Bizim bu ülkede rahat olmamızı istemiyorlar. Ben hem Türk'üm hem de Ermeni. Ben aslında Türkiyeliyim.”

Böyle diyor Klara. Şimdi. Şöyle bir meselemiz var. Klara 14 yaşında. Erdil Koleji 8. sınıf öğrencisi. Siyasi meselelere o yaşın penceresinden bakması doğal. Annesinin Türk olduğunu da unutmayalım.  Klara’ya hiçbir şey diyemeyiz. Hislerinde samimidir. Burada sorun aslına bakarsanız devletin resmi görüşüyle gayet uyumlu bu hisleri tutup yarışmada birinci yapan, sonra da gazetelerde çarşaf çarşaf yayınlayan mantıktadır. Sorun bu kompozisyona sitelerinde yer veren ve yıllardır “soykırım” meselesiyle uğraşan yurtdışındaki –büyük kısmı buradan, 1915’te olanlar nedeniyle göç etmek zorunda kalan- Ermeni toplulukların “radikal” “Türkiye karşıtı” olarak tanımlanmasındadır. Sorun bu kızcağızın hislerinin “İşte doğru Ermeni tutumu” mesajıyla  bize dayatılmasıdır. Sorunun kökü buradadır. Çünkü Türkiye’deki resmi tez, yıllarca, iyi Ermeni’nin işte böyle bir Ermeni olduğunu söyledi. Hatta herkesin kafasına kaktı. Ana akım medya bunu doğru olarak kabul etti, Hürriyet’in öncülüğünde tüm Türk basını yıllarca bu doğrultuda yayın yaptı, bu örnekleri büyüttü, manşetleştirdi. Ve tabii şu da var: bunları devletin komutuyla, zorla, mecburen yapmadılar. Tabii ki devlet böyle istiyordu ama bir yanda da sevdiler bu duruşu. Çünkü bu tez çok kullanışlıydı. Hem Ermenileri, azınlıkları sever gibi görünüyordunuz hem de resmi görüşün dışına çıkmıyordunuz. Ne güzel oluyordu. Kazan kazan durumu.

“Sistem” zorda..

(agos,18 mayıs 2012)




Yunanistan’da seçimler sonrası olup bitenler, daha doğrusu global kapitalist sistemin ve şu meşhur piyasaların yaşadığı panik nöbetleri haftanın dikkate değer gelişmelerinden. Dolayısıyla Yunanistan’ın şahsında tüm Avrupa’ya şöyle bir göz atmakta fayda var sanki. Zira global kapitalizm zorlanıyor ve şu sıralar en fazla duymak istemediği kelime: seçimler. Demokrasi ile global kapitalizmin karşı karşıya geldiği anlardan birini daha yaşıyoruz.

Bir borç krizi içinde debelenen Yunanistan’da PASOK lideri Papandreu’nun istifasıyla erken seçime gidilmişti, hatırlanacağı gibi. Ancak kriz boyunca Avrupa Birliği, IMF ve Avrupa Merkez Bankası ile çeşitli borç anlaşmaları yapılmış, bu borçlar karşılığında epey sert kemer sıkma önlemleri hayata geçirilmişti. Seçimlere de piyasaların dayatmasıyla bir “teknokratlar hükümeti” ile gidilmişti. Neyse, seçimler oldu ve sandıktan bir hükümet çıkmadı. Seçmen “kemer sıkma” ve “borç anlaşması” yanlısı merkez partilere büyük bir ceza kesti. Son seçimde yüzde 33 oy alan Yeni Demokrasi Partisi, yaşadığı büyük oy kaybına rağmen % 19 oyla sandıktan birinci çıktı. Ancak asıl hezimet ülkeyi bu noktaya sürüklediği düşünülen iktidar partisi PASOK’a kesildi. 2009'da % 44 oyla tek başına iktidara gelen PASOK’un oy oranı % 14'e düştü ve 3. Sıraya geriledi. 2. Sıraya ise Yunanistan Komünist Partisi’inden kopan ve esasen sol bir koalisyon olan AB yanlısı Syriza yerleşti, oy oranının yüzde 4’ten yüzde 16’ya çıkararak. Bu seçimler ayrıca aşırı sağ’ın da yükselişine sahne oldu. Altın Şafak partisi oylarını % 7’ye yükseltti ve parlamentoda 21 sandalye kazandı. Paramiliter bir örgütlenmeye sahip olan Altın Şafak (Xrisi Avgi) Yugoslavya’nın dağılması sırasında Sırplara cephelerde destek vermesiyle biliniyor. Lideri Mihaloliakos’un eski bir ajan olduğu söyleniyor. Tahmin edileceği üzere göçmenlerden hiç hoşlanmıyorlar ve sicillerinde bazı mahallelerde göçmenlere karşı kaba güç kullanmak da var.

“Sükut”tan “ikrar”a geçiş mi?



(agos, 11 mayıs 2012)



“Bu sükutun bir anlamı olmalı” yazılarının ikincisi olan geçen haftaki yazımı şöyle bitirmiştim: “Dindar muhafazakârlık, söylemindeki yumuşaklığa rağmen, İslam dışı cemaatlerin iktidara ortak olacak veya kamusal alandaki yekpareliği bozacak kadar kalabalık/etkili olmasını istemez. Bu cemaatlerin sınırlı/sembolik düzeyde kalmaları ve onlara sahip çıkma adı altında kendi hâkimiyetlerini/ otoritelerini meşrulaştırmaları, en ideal durumdur.”

Gelişmeler bana “kaldığın yerden devam et” dedi. Zira hafta başı Başbakan Erdoğan’ın “ben hiç tek dil demedim, tek din dedim” açıklaması hayli tartışma yarattı. Gayet normaldi tartışma yaratması, zira tek din de nereden çıkmıştı? Dindar-muhafazakar cephenin böyle bir toplumdan memnun olacağını elbette bilmekle beraber argüman düzeyinde şaşırtıcı bir çıkıştı bu. En iyisi konuşma metnine bakmaktı. Şöyle demişti Erdoğan partisini Adana il kongresinde:

“Terör örgütü ve uzantıları, ‘tek dil’ dediğimden bahsediyor. Ama ben hiçbir zaman ‘tek dil’ ifadesini hiçbir yerde kullanmadım. (...) Ben o zaman 4 tane kırmızı çizgimizin olduğunu söyledim. 3 tane de, yine, ayrıca detay olarak üzerinde çalıştığımız ilkelerimizden bahsettim. Neydi o 4 tane temel çizgi, başlık? Bir, 'tek millet' dedik. Çünkü biz ayrışmaya karşıyız, bölücülüğe ve bölünmeye karşıyız. Türküyle, Kürdüyle, Lazıyla, Çerkeziyle, Gürcüsüyle, Abazasıyla, Romanıyla, Boşnakıyla, Arnavutuyla biz biriz, beraberiz. Ve ne dedik, 'Yaratılanı Yaradan'dan ötürü severiz' dedik. Bizde ayrımcılık yok, tek millet. İki, biz işte burada da gördüğünüz gibi 'Tek bayrak' dedik. (...) Üçüncüsü, tek dindir. Dil değil, din, din. Bunu söyledik.”

Dördüncüsü de tek devletmiş. Hani merak edip sayan olursa diye yazayım dedim. Konuşma bu. İyi ama biz daha önce hiç “tek din” dediğini hatırlamıyoruz Başbakan’ın? Bu öyle kolay kolay atlanacak bir çıkış değil çünkü. Dolayısıyla en iyisi eski konuşmalara bakmak dedim. (Sadece ben değil herkes dedi) Bulunan konuşmalarda bir yerde (2010 bütçe konuşması) tek dil ifadesi var, demiş yani. Ama tek din yok. Hatta fırsat gelmesine rağmen değinmiyor hiç. Mesela başka bir tanesini buraya alalım:

Bu “sükut”un bir anlamı olmalı (2)


(agos, 4 mayıs 2012)

Geçen hafta 24 Nisan günü iktidarıyla, ana muhalefetiyle yaşanan suskunluğa dikkat çekmiş, bir yandan da Dersim katliamı ve tek parti döneminde dindarların yaşadığı baskı ile ilgili Hükümetin “açığa çıkarma-yüzleşme” çalışmalarına değinmiş ve yazıyı şöyle bitirmiştim:

“Ermeniler şu gün kalabalık olmadıkları ve 1915’te CHP iktidarda olmadığı için mi 1915 ‘müesses nizam’ tarafından örtülüyor? Bu soruya da haftaya yanıt arayalım..”

Pekala. Elimizde ne var? Öncelikle  CHP’nin tek parti hakimiyetini sürdürdüğü 1923-1946 döneminde toplumun nerdeyse tüm kesimlerinin devletin “tunç” eli  altında olduğu gerçeği var. Bu tunç elin  başta dindar kesimi kapsadığını biliyoruz. Bu, şaşırtıcı değil çünkü Kemalist rejim kendine en büyük rakip olarak dindar muhafazakarlığı görmekteydi. İki kısa ömürlü çok parti girişiminin de (Terakkiperver Fırka, Serbest Cumhuriyet Fırkası) aynı kanaldan gelmesi ve toplumun aynı dinamiklerinde karşılık bulması, daha sonra Demokrat Parti’nin kuruluşuyla bu karşıtlığın kemikleşmesi, bu açıdan anlamlıdır. Fakat bu tunç el, aynı hassasiyeti Kürtlere de göstermiş, isyanlar hayli sert bir biçimde bastırılmıştır. Yine bu tunç el gerekli gördüğü durumlarda azınlıkların da üzerinde olmuş, bilhassa Varlık Vergisi  ile bu uygulama tepe noktasını görmüştür bilindiği gibi. Bir de ta Osmanlı zamanından beri devleti meşgul eden Dersim meselesi vardır. Burada da o zamanki CHP yönetiminin çok sert bir biçimde buraya müdahale ettiğini biliyoruz.

Mevcut duruma gelirsek. Kemalist rejimin en büyük rakip olarak gördüğü ve TSK eliyle bugüne kadar sürekli bastırılan dindar muhafazakarlık, kazandığı net zaferin verdiği güvenle tarihsel anlamda da Kemalist rejimle hesaplaşlak istemekte. Bunun için en elverişli iki alan olarak dindarların gördüğü baskı ile Dersim katliamını seçmiş durumda. Dindarların gördüğü baskıyı mesele etmesinde bir acayiplik yok desek  bile iki konu başlığına baktığımızda bunların mevcut CHP’yi daha da zayıflatmak amacıyla seçildiği görülür. CHP’nin mevcut durumda laik-elit bir tabana dayandığını ancak toplumda dinin siyasi alanda kullanılmasından rahatsız olan bir kesimden de oy aldığını gören AKP, muhtemelen bu kanalı da koparmak istemektedir. Beri yandan Aleviler ile CHP arasında kurulan geleneksel köprüyü de yıkarak CHP’yi daha da geriletmeyi amaçlıyor AKP.

Bu görüşün sağlamasını yapmak için Kemalist rejimin ezdiği diğer iki topluluğa bakmak gerekiyor.

Perşembe

Bu "sükut"un bir anlamı olmalı


(agos 27 nisan 2012)

Bir 24 Nisan’ı daha idrak ettik. Hepimiz, kendi usulumüzce, öldürülen yakınlarımızı andık. Ermenistan’da ve yurtdışındaki önemli merkezlerde de anma törenleri düzenlendi. Fakat önemli olan, elbette,Türkiye’de ne olup bittiğiydi. Şunu farkettik ki, memlekette neredeyse bir ölüm sessizliği var. Bu sayıda detaylarıyla okuyacağınız gibi, konuya hassasiyetle yaklaşan örgütlerce çeşitli toplantılar, anma törenleri düzenlendi, ulusal gazetelerde meseleye hakkaniyetle yaklaşan çeşitli makaleler, haberler yayımlandı, programlar yapıldı. Ancak iktidarı, muhalefeti, ulusal medyanın etkili kanalları ve sesleri, ‘önde gelen’ sivil toplum kuruluşları ve iş örgütleriyle, Türkiye’nin geneline baktığımızda, bu yılın ‘sessizlik’le, ‘sükût’la geçiştirildiğini gördük. Üzerinde durmaya değmez mi?
Değer elbette. Öncelikle, iktidar açısından şu durum belli ki etkili oldu: ABD Başkanı Obama’nın bu yıl ‘soykırım” demeyeceği önceden belli olmuştu. Kongrede, senatoda bekleyen tasarı vs de yoktu. Dolayısıyla bu konuda telaş yaratmanın ya da “fena yaparız” diyerek ortalığı yıkmanın bir gereği yoktu. (Obama’nın ‘Medz Yeğern’ açıklamasına Dışişleri’nin çekmeceden çıkarıp verdiği cevabı saymaya gerek yok.) Keza Fransa’da da soykırımın inkârını suç sayan yasa Anayasa Mahkemesi tarafından sakıncalı bulunmuştu. O cephede de Türkiye’nin eli rahattı. E o zaman ‘soykırım’ı dert etmenin ne anlamı vardı?
Ama konuya sedece iktidar/hükümet açısından bakarsak yanılırız. Ana muhalefet CHP’den de ses çıkmadı (tabii, ses çıkması zaten beklenmiyordu). MHP’nin böyle konularda zaten hiç konuşmaması evladır, bunu da biliyoruz. Dolayısıyla siyaset ‘esnafı’, tabiri caizse, malını satıp dükkânı kapatmış olmanın rahatlığı içindeydi. Meclis’te bulunan partilerden sadece BDP yazılı bir açıklamayla 1915’te ölenleri andı ve ülkedeki hâkim inkâr politikasını eleştirdi. Anaakım partiler düzeyinde durum böyle. Peki o anlı şanlı sivil toplum kuruluşları, düşünce kuruluşları, eskisiyle –ama daha çok– yenisiyle anaakım medyanın birinci sayfaları, önemli yazarları? Demokrasi yandaşlığında, darbe karşıtlığında, milli iradecilikte mangalda kül bırakmayanlar? O derin suskunluğu nasıl yorumlamalıyız acaba?